9 Şubat 2015 Pazartesi

1980 Darbesini anlatan ilk tiyatro oyunu ‘Nehir’


Eleştirmen, dramaturg Gülşen Karakadıoğlu:

“Türkiye, darbelerle yüzleşemedi”

“Acı unutulabiliyor. Beden daha çabuk sarıyor yarasını ama ruhundan silip temizlemek, kurtulmak hiç kolay değil”. Herkesin hayatta bir travması var. Yaşadığı acı olaylar, ruhunda derin yara açan acı yaşantıları var. Ancak kalabalık kitlelerin yaşadığı travmalar en acı olanları. Ülkelerin yaşadığı travmalar onarılması en zor olanlar. Türkiye’nin yaşadığı 1960 ve 1980 darbelerinin günümüze etkisi hala çok güçlü. Darbeyi yapan komutanların 32 yıl sonra yargılanması esnasında Adliye önünde toplanan kalabalık kitlelerin acılarını ilk günkü gibi haykırması bunun en önemli ispatı.
Türkiye’nin yaşadığı darbeleri anlatan bugüne kadar birçok film ve dizi çekildi. İşkence sahneleri olsun, darbe anı olsun birçok an halka gerçekçi bir şekilde aktarılmaya çalışıldı. Ancak darbe dönemleri ve insanlar üzerinde yarattığı tahribat hiçbir tiyatro oyununa konu olmadı. Bu durum bu sezon Devlet Tiyatroları’nda oynanan bir oyunla beraber kırıldı.  
Nehir.. Devlet tiyatrolarında 1980 darbesinin ele alındığı ilk oyun. Oyun ismini darbe döneminde işkence gören ve takip edildiği için adını değiştirmek zorunda kalan genç yaştaki ‘Nehir’ karakterinden alıyor. Konusu ise, 1980 darbe döneminde Ankara Emniyeti içerisinde işkence merkezi olarak kurulan DAL (Derin Araştırmalar Laboratuvarı)’ da işkence gören Nehir ve onun evine misafir olan gizemli bir kadının hikayesi.
İkili dialoglar, özellikle darbe dönemlerini yaşayan insanları sürükleyecek nitelikte. Oyunda çalan müzikler de duygulara tercüman oluyor. 1980 darbesinin insan üzerinde yaşattığı, korku, sindirme ve tahribatlarını konu alan bu oyunun özellikle son dakikaları müthiş etkileyici ve duygusal anlardan oluşuyor. Oyun bittiğinde uzun süre etkisinden kurtulamıyorsunuz. Oyun acı bir tesadüfle sona eriyor ve duygusal anlar yaşatıyor. Darbenin etkilerini oyunda geçen ve haberin girişinde yazdığım ‘Acı unutulabiliyor. Beden daha çabuk sarıyor yarasını ama ruhundan silip temizlemek, kurtulmak hiç kolay değil’ cümleleri fazlasıyla özetliyor.
Oyunun yazarı Gülşen Karakadıoğlu, oyuncular Özlem Gür ve İclal Seper, yönetmeni ise Vacide Öksüzcü.  Dekor tasarımı Seyhan Kırca, giysi tasarımı Sevgi Türkay, ışık tasarımı Osman Uzgören tarafından hazırlanan oyunun dramaturgu Füruzan Tercan. 

Yazar Gülşen Karakadıoğlu’yla ‘Nehir’ üzerine konuştuk.

Bir röportajınızda 'Geçmişin kırılma noktaları ile yüzleşmeden bugünü değerlendirmek doğru değil' demişsiniz. Türkiye sizce darbelerle yüzleşebildi mi? Geçmişte yaşanan acı siyasi olaylardan ders alabildi mi? Geçmişle bugünün demokrasi anlayışını karşılaştırdığınızda ilerleme görüyor musunuz?
Evet,  geçmişin siyasi kırılma noktalarıyla yüzleşmeden bugün yaşadıklarımızı doğru değerlendiremiyoruz. Bunca antidemokratik deneyime karşın hala demokrasi kültüründen yoksun olmamız başka nasıl anlaşılır. Geçmişten ders alabildiğimizi hiç sanmıyorum, hemen unutuyoruz, ilkeli değiliz. Bugün yaşadıklarımız bunu göstermiyor mu?  Farklı inanca, görüşe, yaşam biçimine tahammülü olmayan bir ulusal kimlik oluşturmaya çalışılıyor.  Yöneticilerin dayattığı tek seslilikle demokrasiden söz etmek olanaksız.. İlk tıkanmada otoriteye başvurmaya meyilli bir geleneksel görüş egemen ülkemizde çoğunlukla....  
Oyunun ismi neden 'Nehir'?
Oyun kişilerinden birinin adı Nehir. Yaşam akıp giden bir su gibi. Bazen hayli yoğun bir hızla akıyor, sel gibi coşuyor, taşıyor bazen de dingin, huzurlu. Oyunu yazdığım sıralarda   yaygın kullanılan bir isim değildi, şimdi de oyunun içeriğine uygun geliyor bana. 
Özgürlük ve insan hakları çerçevesinde günümüz Türkiye'sini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok eksikli. Utanç verici. İnsanlara özgürce muhalefet yapma hakkı verilmeyen bir düzende  insan hakkından söz etmek zor. Eski/yeni kocasına, nişanlısına, babasına, abisine hayır demeye kalkışan! binlerce  kadının sokak ortasında öldürülmesine, hapishanelerindeki çocuklarının tecavüzüne, basılmamış kitapların yazarının hapsedilmesine, habercilik yapan gazetecinin işten atılmasına engel olamayan düzen demokratik olarak tanımlanabilir mi? Demokrasinin bir anlamda güvencesi olabilecek yargının bağımsızlığı bu kadar kuşkuluyken! 
Oyunun müziklerini seçmenizde ne etkili oldu? 
O  müzikler darbelerle canı yanmış ülkelerin müzisyenlerinin. Bu müzisyenlerden birçoğu, Şili'li Pinochet isimli faşist darbeci iktidardaki sosyal demokrat Allende'nin sarayını bombalayıp insanları stadyuma doldurmaya başladıkları sırada  İtalya'da turnede oldukları için sağ kalabildiler. Victor Jara o sırada Şili'deydi ve cuntacılarca vahşice katledildi. Ama Şili, katledildiği stadyuma onun adını verdi ve sevgiyle, saygıyla anıyor Jara'yı. Ülkemize de turneyle konser veren İnti İllimani iyi tanınır. Victor Jara'nın kasetleri ise bizim kuşakta elden ele dolaşırdı. Örneğin, "El Pueblo Unito". Portekiz'in fado kraliçesi Amalia Rodrıguez'de bir başka darbeciyle Salazar'la deneyim yaşamıştı. 
Türkiye'de darbe dönemlerini anlatan tiyatro oyunu sergilenmedi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Benim bildiğim yok. Oysa tiyatro diğer sanatlara göre insanlık macerasına tanıklık etmekte daha şanslı. Dolaylı anlatımlarla, başka ülkelerin örneklemeleriyle konu edildi belki askeri darbeler, işkence ama doğrudan ülkemizden söz edilmedi.  TV Dizilerinde daha çok görüldü bunlar. Bu nedenle Devlet Tiyatrosu'na teşekkür ediyorum...
Darbe dönemleri Türkiye'de birçok alana zarar verdi. O yıllarda tiyatro darbeden nasıl etkilendi? 
Darbeler insanların yaşamlarını tekdüze, üniform bir şekle sokmaya çalışırlar. Düşünce tarzından giyim kuşama dek onlar en iyisini bilirler ve herkes de bu bilgilere uygun davranmalıdır.
12 Eylül günlerinde Devlet Tiyatrosu’nu dramaturg olarak çalışıyordum. Bir gün çalışırken kapı açıldı deniz subayına eşlik eden Cüneyt Gökçer girdi içeriye. Subay bizim neyin nesi olduğumuzu sordu Cüneyt Bey’e, o da dramaturg olduğumuzu söyledi. Çıkıp gitmekte olan subay birden döndü Murathan Mungan, Füruzan Tercan, Sıtkı Tekmen, Özcan Özer ve Tözün Stark’tan oluşan biz dramaturglara sert bakışlar attı. Dramaturg olmanın ne demek olduğunu sordu, anlaşılan gözü tutmamıştı bizleri. Cüneyt Bey bir açıklama yaptı, Subay Bey’le gittiler. Tiyatroda yaptığı incelemelerde pantolon giymenin yasaklanması, prova aralarında bornozla dinlenen balerin ve baletlerin bir daha böyle yapmamasını ve benzeri talimatları olduğunu şaşkınlıkla duymuştuk.
Aynı dönemde Devlet Tiyatrosu’ndan istifa ettikten sonra Yazarlar Sendikası’nın Yazko isimli gazetesinin Ankara Temsilcisiydim. İstanbul Şehir Tiyatrolarının Genel Sanat Yönetmeni Vasfi Rıza Zobu’yla bir söyleşi yapmıştım. Vasfi Bey’in tiyatrodan atılan birçok oyuncu-yönetmen için ‘Ben mi attım, askerler söyledi mecburen çıkardım’ sözleri aynen yayınlanınca kıyamet kopmuştu.

Darbeciler AST, DAST gibi sol tiyatrolar dışında ödenekli tiyatroları kapatmaya kalkmadılar ama repertuvarlara bütün sağ iktidarlar gibi müdahale ettiler. Sol görüşlü birçok sanatçı arkadaşımız (Erkan Yücel, Orhan Aydın, Halil Ergün) gibi uydurma gerekçelerle hapse atıldılar, işkence gördüler. 



Meriç Ürer

Kusursuzlar

Kusursuzlar filminin oyuncusu İpek Türktan Kaynak'a Orta Dünya'da otururken pek de aklımda yokken soruverdim; 'Sinema ve tiyatro üzerine konuşalım mı?'
-Emine Yıldırım yazmış Kusursuzlar'ı, neden kusursuzlar, sen bunu düşündün mü?
İpek: Gösterdiğimiz şey… Kusursuzluk beklentisi var ya kadınlara dair; kadınlar kusursuz olmalı (filmin oyuncularından Özgür Keçeci bu noktada söze dahil oluyor.)
Özgür: Tırnak içinde kusursuzlar.(İpek kaldığı yerden söze devam ediyor.)
İpek: Hayat, obje, saç bilmem ne-ve medyadır; dizilerdir, gazetelerdir, herşey…'in senden beklediği bir kusursuz imajı var. Ailelerin de beklediği bir kusursuzluk var; 'Benim kızım doktor olacak' ya da işte; 'Amerika'larda okuyacak, gelecek' diye ve senden hiçbir kusur yapmaman bekleniyor, mükemmeliyetçi bir ailede yetişirsen. Bahsettiğim özellikle orta sınıf burjuva kesimlerin ailelerinin, çocuklarına baskısı. Yani o yüzden.., ne kadar kusursuz olacağım diye debelensen de kusurlusun sen.., ironik; ironi barındırıyor yani… Kusurluyuz abi (normalde röportaja bu 'abi' eklenmez ama o kadar içten söylemiş ki kıyamadım.) Kusurlu olduğumuz içinde kusursuzuz; bu çelişkiler içinde yaşıyoruz. O yüzden filmin adı Kusursuzlar. 
-Ne kadar sürede çektiniz filmi?
İpek: Dört haftada, tam dört hafta sürdü. Altı hafta olsa daha iyi olurdu diyollar ama- Keşke-ya..maddi sebepler yüzünden dört hafta bize yetti. Yani.., vizyona yapılmayan filmlerin derdi o; parasızlık ve sınırlı zamanlarda çekme talihsizliği. Yine de dört hafta için güzel birşey çıktı.
-Kültür Bakanlığı yardımı söz konusu mu?
İpek: Var, var… Fakat o yardımın iki katına mal oldu film yine de. Çok fena borçlar var; Antalya'dan gelen ödüllerle borçlar kapatılacak gibi birşey.
-Antalya'dan ne ödülleri kazandınız?
İpek: 'En iyi film'i aldık-Cennet'ten Kovulmak'la beraber 'en iyi film'i paylaştık.
-Sen Tiyatro Talimhane'de çalışıyorsun, peki filmdeki diğer arkadaşların?
İpek: İbrahim (Selim) DOT'nda, Esra (Bezen Bilgin) aslında İzmit Şehir Tiyatrosu'nda-eşi Mehmet Ergen Talimhane'de- ama bulduğu çok az boşlukta Talimhane'ye gelip oyununu sergiliyor. Özgür burada, (Ankara Devlet Tiyatrosu'nu kastediyor.) Mehmet Ali, Hindistan'da-kendini yogaya verdi-
-Senaryo yazıldıktan sonra ne kadar vaktiniz oldu çalışmak için?
İpek: Çalışmak için… Bizimle çalışılacağı belli oldu seçmelerden sonra-
-Bir seçme yapıldı yani, kim yaptı Ramin Matin mi?
İpek: Ramin ve Emine yaptı.
-Ramin yabancı mı?
İpek: Ramin buralı, İran asıllı babası sadece, annesi Türk-neyse… 8-9 ay kadar zamanımız vardı ama Ramin okuma provası yapmamızı istemedi. Çekimlere kadar hiçbir oyuncuyla -Esra'yla ben arasında da- okuma provası yapılmadı. İkimiz farklı geçmişler yazdık defterimize. Hiçbir zaman karşılaştırmadı Ramin bizi, yanyana getirmedi. İlginç birşey yaptık çekimlerden iki ay önce; psikoloğa gittik ve bu iki karakteri çözümledik. Bu karakterler olarak hazırlanıp-evden çıkıyordum Lale kostümünü giyip hazırlanıp, taksiye binip psikoloğa gidiyordum (güler) - çok keyifliydi ya; bildiğin karakter yaşıyor. Doktora gidiyorum-seans-gerçek hastalar var, 'ben'de hastayım; travma yaşamışım. Bu çalışmalar esnasında da Esra'yla birbirimizden habersizdik. Psikoloğa da teke tek gittik, beraber değildik. Lale ve Yasemin üzerinden kadınları araştırdık. Karakterlere teşhis sonucu tanılar kondu.  
-E bu Haluk Bilginer şey demiş…'oyuncu rolünü gerçek hayata taşıyorsa, oyuncu değil ruh hastasıdır.' 
İpek: Aynen. Ama bu bir çalışma. 
-Ama ruh hastası etmişler sizi, sonunda da psikoloğa giderek-
İpek: Ama çok eğlenceliydi, sonunda da gülebiliyorduk o yüzden. O doğaçlarla karakteri yarattık.
-Ciddiye almanın-
İpek: 'Ciddiye almanın' derken, o sırada oyun oynadığımı biliyorum. Haluk Abi'nin dediği şey  sen ; 'Ben çok etkisinde kaldım rolümün' işte ve  'Şu anda delirdim ve bundan sonra da böyle yaşıyacağım' dersen o delilik gerçekten; böyle birşey yok. Yoksa bir daha nasıl oyun oynayacağım? 
-Peki film geçip gittikten sonra, izledikten sonra, artık rahatladıktan sonra şunu şöyle yapmasaydım dediğin birşey var mı? ya da yönetmen şunu şöyle yapmasaydı ya da yazar şöyle yazmasaydı.
İpek: Var ya (Bütün benliğiyle hemfikir olurmuşcasına) Yönetmen yazar değil de, her izlediğinde bunu niye böyle yapmışım diye soruyorsun kendine; o hiç bitmiyor. Bu Ramin için de, Emine için de bitmiyor. Yani içimiz rahat, bitti, kurtulduk ama ben daha fazla izlemek istemiyorum yani, çünkü her izlediğimde 'allah kahretsin' oluyorsun birçok yerde ve bu bitmiyormuş. Acaba bende mi bir sorun var diye araştırdım, diğer oyunculara da sordum, herkesin söylediği aynı; bitmiyor. Böyle olurmuş… Bir süre geçtikten sonra sadece kendine ve hatalarına odaklanıyorsun; hatta herşey sana hataymış gibi gelebiliyor, halbuki seyirci seni izlemiyor, bütünü izliyor. O yüzden artık izlemiyorum, önümüze bakmak lazım çünkü. Ama bir arkadaşım çok güzel birşey dedi bununla ilgili; 'İpek, hatalarla olduğunu düşündüğün birbuçuk saatlik bir kayıt var elinde, ne kadar şanslısın' Yani bir buçuk saatlik hatalarını biliyorsun ve bunları yapmama fırsatın olacak. Ben hatalarımı bilmiyorum ki, o yüzden de çok şükür. Bu güzel birşey bir yandan da.
-Peki İpek, sohbetimiz devam ediyor. Talimhane'de neler oluyor?
İpek: Talimhane'de neler oluyor… Ya ilk önce bizim binamızı aldılar-bizim çok güzel bir binamız vardı-belediye…yani bir şekilde istimlak edildi, binamızı aldılar. Kiralıktı ve çıkmak zorunda bırakıldık oradan-
-Hangi belediye yaptı bunu?
İpek: Beyoğlu Belediyesi. Binadan çıktık. Çünkü orası rant, yani gelecekte otel yapılsa daha fazla para kazanılacak. Biz de Şişli'de Black-out AVM diye bir yer var, oraya gittik. Başta bayağı bir tökezledik, oraya seyirci çekmek konusunda sorunlar yaşadık ama 'Önce bir boşluk oldu…'işte Esra'nın oynadığı o oyun, ciddi anlamda seyirciyi mekana çekti. Sonra iki tane ayrı müzikal başladı. Bir tanesi 'Taksim Meydanı' öteki 'Mükemmelsin ama şimdi değiş'. Bu yıl da ödenek çıkmadı -haliyle; gezi olayları sebebiyle- Ibsen'in 'Halk Düşmanı'nı yapacağız; Serhat Tutumluer oynayacak, kasım ayında başlayacaktı provalar ama erteledik, aralıkta başlayacak, ocağa da çıkar oyun.
-Peki 'Taksim Meydanı' nasıl bir müzikal, ondan bahsedebilir misin?
Gezi süreciyle ilgili. Berlin'de bir festival istedi bunu Mehmet Ergen'den. Mehmet de o arbede zamanında hemen 2 günde yazdı, besteciler besteledi. Berlin'de festivalde gösterildi, sonra da hazır böyle bir oyun çıkardık diye tiyatroda da sergilemeye başladık. Oynayanlar da müzikal bölümü mezunları bu arada; tiyatro kökenli değil, müzikal kökenliler.
-İpek seni tanıyorum ve şunu biliyorum; bir tiyatroyu sevmen zor senin, peki Talimhane nasıl sevdirdi sana kendini?
İpek: Evet, ben çok gezdim yaa-Mehmet, Mehmet Ergen'in hayata bakış açısı-yani tiyatro değil sadece, her anlamda- eşi Esra'nın da öyle. Onları çok sevdim. 
-Mutlusun yani Talimhane'de
İpek: Mutluyum.

(İpek Türktan Kaynak 1999-2000 sezonunda kursiyeri olduğu Ankara Sanat Tiyatrosu'nda Havhavlar ve Hevhevler isimli oyunla profesyonelliğe adım atmıştır.)  

   

Şarlo Şaban

Bir yandan kısa bıyığıyla mimiklerine hayran olduğumuz Şarlo, diğer yandan uzun boyu ve gülüşüne doyamadığımız Şaban… Bu iki karakter hayatımızın belirli dönemlerinde mutlaka bulunmuştur. Nasıl bulunmasın ki…? Yetenek doğuştan gelir belki, çalışmayla katlanarak büyür elbet, ama şüphesiz ki 'yetenek' vücut buldu onlar sayesinde. 

Charlie Chaplin’in sessiz sinemasıyla ne kadar çok izlendiğini gördük. Mimik ve hareketleriyle izlemeye doyamadık. Kısa boyu, uzun kıvrımlı ayakkabılarıyla paytak yürüyüşü, bıyığı ve şapkasıyla gönlümüzde taht kurdu. Taklitleri defalarca yapıldı. Dünyanın efsanevi adamlarından biri oldu. Kendisi İngiliz olmasına rağmen Amerikan Birleşik Devletleri vatandaşlığına istendi. Chaplin bunu reddedince hakkında karalama kampanyası başlatıldı. Chaplin’in ABD’ye girmesi yasaklandı. Buna rağmen tüm dünyadaki ünü eksilmedi. Chaplin’i izlerken aklıma unutulmaz adam Kemal Sunal gelir. Neden derseniz Şarlo’nun sokakta gezerkenki o halini; Şaban’ın ağzı açık, şaşkın tavrıyla özdeşleştiririm. Böyle enteresan adamları sokakta gördüğümüz zaman tuhaf tuhaf bakıp yürür geçeriz. Fakat onlar müthiş oyunculuklarıyla bu karakterlere hayat verdiler, izlettirdiler. 'Ne adamlar!' deyip bıkmadan izledik ve çok sevdik. Şimdiki diziler, filmler o kadar yapmacık geliyor ki onların yanında, zevk almadan izliyorum. Çünkü onların mizah anlayışı yerini daha görselliği kuvvetli fakat mizahen zayıf filmlere bıraktı. Diyeceğim şu ki; Şarlo’ların,  Şaban’nların yeri farklı… İyi ki tanımışız sizi, huzur içinde uyuyun.



                                                                               Gülce DEMİR                  




31 Ocak 2015 Cumartesi

Dünya dizeler arasında

İnsanoğlu var olduğu günden bu yana ikamet ediyor yeryüzünde ve idame ettirmeye çalışıyor hayatını bir şekilde. Çoğunlukla öğretilenlerin dışına çıkmadan, sorgulamadan, kendine özgü bir bakış açısı geliştiremeden belki de. Yalnızca verileni alarak, üzerine bir şey katmak için hiçbir çaba sarf etmeyerek. Bu şekilde ‘insan’ olunur mu? Olunmamalı ama olunur. Böyle bir insan ‘şair’ olur mu? Olmamalı ama belki bir raddeye kadar kabul edilebilir. Peki böyle olan bir şair kimse ‘Nazım’ olabilir mi? Olamaz ve olurunun da hiçbir yolu yok. Nazım; bir vezin, bir hikmetli şair, bir ‘Nazım Hikmet’.
Nazım Hikmet, belki de ileride kalem tutacağını bile bilmediği o ellerini ilk kez doğduğunda Selanik’te annesinin yüzünde gezdiriyor. Büyüyüp kanı deli akmaya başladıkça hayatın ona annesinin yüzüne hiç de benzemeyen diğer mücadele dolu yüzünü göstermeye başlayacağını o zamanlar bilmiyor. Çocukluğundan başlayarak ona her verileni en derin anlamıyla anlamak istiyor. 11 yaşındayken Balkan Savaşı yenilgisini düşünüyor, çocuk kalbiyle düşmanın Çatalca’ya girişine isyan etmek istiyor belki de. ‘Feryad-ı Vatan’ diyor o gün yazdığı o ilk şiirine. Ulusal duygularının yoğunluğu ve vatan hassasiyeti o yaşından giriyor Nazım’ın benliğine, bir daha çıkmamacasına. 14 yaşında bir şiir daha yazıyor; “Bir inilti duydum serviliklerde, dedim burada da ağlayan var mı?” diye yansıyor kağıdına dizeler. Sonrasında da ilk yayınlanan şiiri oluyor ‘Servilikler’. Yirmili yaşlarıyla beraber Nazım’ın birçok şiiri ve düz yazıları yayınlanmaya başlıyor artık dergilerde. Öyle içi boş yazılar, amaçsız dizeler olmuyor hiçbiri. Her birinde insan var, insanlık var, sorgulama var, gerçekliğe ulaşma var. Bir süre sonra yazdıkları yüzünden, çeşitli suçlamalarla yargılanmaları başlıyor Nazım’ın. Vatanındaki yaşamının çoğunluğu cezaevlerinde geçiyor. Tüm bunlara karşın şairlik şevkinde hiçbir gerilemeye sebep olmuyor bu mahpusluklar. Aksine ‘hapishanede yatacaklara öğütler’ veriyor;
“Yaşamakta ayak direyeceksin, belki bahtiyarlık değildir artık
  Boynunun borcudur fakat düşmana inat bir gün fazla yaşamak”
diyor umudunu ve inadını hiç kaybetmeden. Çünkü onun için “ En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız”. Bitmek bilmeyen umudu ve vatan sevgisi onu Nazım yapıyor zaten. Onun özelliği bir şair olması değil, ‘Nazım’ olması. Yeninin peşinde, alışılmışın dışında koşması. Tüm bunları anlamak için Yakup Kadri’nin Nazım Hikmet için söylediklerini okumak yeterli belki de; “ Nazım Hikmet ta Aşık Paşa’dan beri alıştığımız bütün vezin sistemlerini altüst edecek ve Türk kamusunun hudutlarını yıkıp geçecek yeleleri dimdik olmuş şahlanan bir beygir üstünde sıcak ve acayip naralar atarak koşuyor. O, yalnız Türk şiirinde yeni bir çığır açmış bir edebiyat inkılapçısı değil, hiç görmeye alışmadığımız bir şair tipidir.”
Dönemdaşı olan diğer pek çok şair gibi hece ölçüsüyle başlıyor ilk şiirlerinde o da. Batum’dayken Mayakovski ile yolu kesişiyor. Onun şiirlerini gördüğünde dil olarak pek bir şey anlamamasına rağmen biçimde bir sıradışılık olduğunu fark ediyor. Böylece serbest nazımı keşfediyor Nazım Hikmet ve Türk Edebiyatında serbest nazımın ilk uygulayıcısı oluyor. Karışık anlatmıyor hiçbir şeyi. Şiirlerinden hep hayattan çıkma ögeler görürsünüz, karmaşık anlatımlarda boğulmazsınız. Cemal Süreya’nın deyişiyle; “ Düşünceler bereketli bir ırmak gibi çoğala çoğala büyür Nazım Hikmet’in şiirlerinde.” Ne yazıyorsa onu yaşamış bir şair o, ve ne yaşamışsa da onu yazmış. Şiirlerinin sağlamasını hayatıyla yapmış bir şair diyebiliriz ona. Şiirlerinde anlattıklarını, geçmiş, bugün ve gelecek unsurları ile doğal akışında veren bir gerçekliğe ulaşmak istemiştir her zaman. Gerçeklik önemli onun için; insanlığın gerçeği, vatanının gerçeği, hayatın gerçeği. Süslü bir anlatım ya da eserlerinde belli bir kesime hitap değildi Nazım Hikmet’in gerçeği. “ Şaştım, korktum, sevdim ve bütün bunları yazmak gereğini sezdim.” diyordu Nazım. Hissettiklerine kayıtsız kalmayıp, yaşananların üzerini örtme yoluna gitmeyip aksine her farkındalığının altını deşerek yüzeye çıkarıyor o yazdıklarında. İlk sevdiği kadına, gözleri siyah o kadına, şöyle sesleniyor dizelerinde;
 “ Bir dakika göğsünün üzerinde olsa yerim
   Ömrümü bir yudumda ellerinden içerim.”
“Sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım.” diye itiraf edebiliyor şiirinde. Ağır basan sadece ulusal yanı değil, içinden taşan yalnızca vatan sevdası değil, bir kadına da sevdası var Nazım Hikmet’in. Bir mektuba, bir odaya, bir kâğıda, bir kaleme… Sözü geçmişken, onun kağıdı ve kaleminden çıkan bir başyapıttan bahsedecek olursak kimin aklına ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ gelmez ki? Sadece bir şiir kitabı değildir o, elbette şiir unsuru var içinde, hatta kafiye bile; ancak aynı derecede nesir ve tiyatro eseridir de içeriği. Öyle ki ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ Ankara Sanat Tiyatrosu’nda Rutkay Aziz’in uyarlaması ile sahneye de taşınmış ve bir tiyatro oyunu olarak sergilenmiştir. Şiir ve hatta düz yazıdan sonra, tiyatro metinlerinde de Nazım Hikmet ruhunu hissedebilmek mümkün olmuştur böylece.
‘Memleketim’ diyor Nazım Hikmet. Memleketine çok hasret kalmış çünkü zamanında.
“Memleketimi seviyorum.
  Çınarlarında kolan vurdum, hapishanelerinde yattım.
  Hiçbir şey gideremez iç sıkıntımı
  Memleketimin şarkıları ve tütünü gibi”
Memleket sevdası ve hasretiyle yazdığı bu satırlar hak ettiğinin aksine onun üzerine memleket düşmanı damgasının yapışmasına sebebiyet vermişti. Ama bu akıl almazlığa da cevabı olmuş Nazım Hikmet’in. İsyan etmemiş, ‘ben vatan düşmanı değilim’ dememiş belki ama;
“Siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz
  Ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim” demiş.
“Vatan kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
  Ben vatan hainiyim” demiş. Ne de güzel demiş.
Nazım Hikmet’in vatan sevgisinin temelinde insan sevgisi yatmakta esasen. Hal böyle olunca ondaki bu sevda sadece milliyetçi bir sevda olarak kalmamış kalbinde ve satırlarında. Dar sınırlara hapsolmuş değil ufku, eli kolu dünyanın her yanına yetse keşke istiyor. “ En sevdiğim memleket yeryüzüdür, sıram geldiğinde yeryüzü ile örtün üzerimi” diyecek kadar da evrensel duygular taşıyor. Safi kendi vatanının meseleleri değil onun kalemini oynatan. ‘Kız Çocuğu’ diyor;
“Hiroşima’da öleli oluyor bir on yıl kadar,
 Yedi yaşında bir kızım, büyümez ölü çocuklar”
Kendi vatanını, kendi insanını sevdiği gibi o kız çocuğunu da seviyor. Yazmayı seviyor, düşünmeyi seviyor, uzun yıllar hasret kalmak zorunda bırakılmış da olsa vatanını seviyor, dilini seviyor. “ Bir köylü toprağını ve öküzünü, bir marangoz tahtasını ve rendesini nasıl severse ben de Türk dilini öyle seviyorum.” diyor. Türkçe onun dizelerinde, onun anlatımında bir başka tadda. Hem alabildiğine yalın ama aynı zamanda düşündüren, hem herkesin bildiği duygular ama onun kaleminden çıkınca bambaşka duygular hissettiren...
“ Ben bir insan,
  Ben Türk şairi, komünist Nazım Hikmet ben,
  Tepeden tırnağa iman,
  Tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret ben...”
En başından beri diyoruz ya; o bir ‘şair’. Belki de değil, belki de aslında o bir ‘şiir’; şairi memleketi olan...


ELİF BUYURGAN

Dinazorlarla Savaşmak

41  yıllık  yaşamında  daha  18  yaşındayken   başlar  dinazorlarla  savaşmaya .Liseyi  yarıda   bırakıp  tiyatroya  ilk  adımlarını  Ankara  Deneme  Sahnesiyle  atar.Bir  yandan  o  dönemin  Halkevleri'nin  tiyatro  kurslarına  katılır. 1962  ve  1963  senesinde  konservatuar  sınavlarına  girer,  ağız   yapısının  uygun  olmamaması sebebiyle  alınmaz. Çocuklarını her  dışarı  çıkarışında  ‘dinazorlarla   savaşmaya  gidiyoruz’ diyen  Erkan Yücel  vazgeçmez  tiyatrodan Daha sonra gayet   saçma  bir  şekilde reddedildiği  konservatuarın bir üst basamağı olarak sayılan Devlet Tiyatrosu'ndan teklif  alır fakat kabul etmez.Tiyatro   yaşamına   yaklaşık  10 yılını  geçireceği   Ankara    Sanat   Tiyatrosu’nda   devam  eder.Burada   rol  aldığı  AYAK  BACAK FABRİKASI ve KİLİMANJARO'YA TEK  BAŞINA  TIRMANMAK  adlı   oyunları  ile  dünya  çapında  tanınır.12  mart  döneminde  sergiledikleri   HİTLER  REJİMİNİN  KORKU  VE SEFALETİ  adlı  oyun  nedeniyle  15 yıl  hapse  mahkum   edilir, iki yıl yatıp çıkar.
         Erkan  Yücel’in  kaliteli  duruşunun  yanında  ek  bir  duruşuda  ideolojik  yapısıdır.Bu   sebepten   dolayı  AST’tan  ayrılır.İlk   once  Devrimci  Ankara  Sanat  Tiyatrosu’nu   daha  sonra   da  Halk  Oyuncularını  kurar.Ve  tiyatroya  Çağdaş   Sahne’de  -şimdiki   Şinasi  Sahnesi -  ve  gençlik   parkında  açık  hava  tiyatrosuyla  devam  eder.Zamanın  seyirciyle,politik   havanın  en yoğun   dönemin  tiyatrosuyla   açık   havada  tiyatro   yapmak;sanatı insanlara   bu  kadar  güzel  anlatmak,tanıtmak  ancak  Erkan Yücel’e  yakışır   bir  durumdur.
       Erkan Yücel ‘in  tiyatro  dünyasına  girmek  1 saatlik  prova  izlemekle  mümkün  değildir  tabiki. Hergün  provada  sabah  9’dan  akşam  6  ya  7  ye  kadar  text  elinde  bekleyen  çıraklara   bir  sınav  niteliğindedir  tiyatroya  olan  disiplin   anlayışı. Saatlerce  onu  sahnede  izlemek , onun  sanat  anlayışına  bir  göz  değdirebilmek  için  değerdi  ve  Erkan  Yücel ‘in  çıkaraklarına  yakışır  bir  durumdu  beklemek. 
         Erkan Yücel   adını   sadece  tiyatroda   devleştiren  bir   oyuncu  değildir;  sinemada  da kendini  uluslararası  bir   boyutta  tanıtmış  bir aktördür.Yılmaz  Güney  ve  Şerif  Gören  yönetmenliğindeki  ENDİŞE  filmiyle ; San  Rome  Film   Şenliği  ve  12.Antalya  Film Festivallerinde  en  iyi  erkek  oyuncu  ödülünü  alır.
        ‘’Erkan  Yücel’i  yolda   yanınızdan   geçse  bu o  mu  diyip  şaşırırsınız  o kadar  mütevazi   bir   adamdı’’  diye   anlatır   eskilerden  bir   çırak.Mütevazilik   dedik   ya  ; uluslararası  bir  filme  (F.G.LORCA  KANLI  DÜĞÜN; FEDERİCO FELLİNİ yönetmenliğinde)   hazırlanan   Erkan  Yücel  çıraklarınıda   almak   ister  yanına.Ve   çırağının   anlatışındaki   heyecanı henüz yaşandığı izlenimini verir. Sanki  zamanda   onların   yanına   geçip  oturmuşuz  gibi, 
çocukken her eve  yolculuğumda pamuk tarlalarındaki cevheri   görüşüm  gibi…
        Ve   böyle  bir  üstad  kaybedilir   bir   trafik   kazasında   Eylül’ün  1985’inde..Ve   artık   hiç  konuşulmaz  sadece  bakışmak   yeterlidir    gerçekten  dinazorlarla   savaşmak  için   …
DİLAN GÜNAY

NAZIM

Nazım Hikmet’i ilk defa Kız Çocuğuyla tanıdım. Babam gazete kuponlarından Nazım Hikmet seti almıştı. İlkokuldaydım daha. Şimdi isimlerini anımsayamadığım birkaç şiirini okumuş ama anlamamıştım. O güne ilişkin aklımda tek kalan Kız Çocuğunu okuyuşum ve babama giderek “Hiroşima ne?” diye soruşumdu. Dünyaya hala pembe gözlüklerinden bakan bir kız çocuğuyken Kız Çocuğu şiiriyle tanıdım Nazım’ı. Dünyanın gerçek yüzünü Nazım’la gördüm ben. Şiiri Nazım’la öğrendim, şiiri Nazım’la sevdim. Düşünmeyi, sorgulamayı, sormayı, araştırmayı Nazım’la öğrendim ben.

   Nazım Hikmet 17 Ocak 1902de doğdu. Nazımı vücuden Ayşe Celile doğurdu ama bugün bildiğimiz, bugün okuduğumuz, aradan yıllar geçmesine rağmen mücadelemizde umut ışığı bulduğumuz Nazım’ı Ekim devrimi doğurdu. Evet o zamana kadar dünyanın sorunlarını gören, daha küçücük yaşında annesine Fransız İhtilalini anlattıran bir adamdı o ama, Ekim devrimiyle ayakları yere daha sağlam bastı. Her daim ezilen, sömürülen, haksızlığa uğrayan ve bu uğurda dövüşen halkın sesi oldu. Kalemini her zaman emperyalist düzene karşı halkı aydınlatma amacıyla kullandı ve egemen sınıfın yalakalığını yapan edebiyata her daim karşı çıktı. Kendini adadığı işçi sınıfı savaşı uğruna mapuslarda çürümeyi göze aldı. İlhamını Ekim devriminden, dayanağını Marx’tan aldığı mücadelesini yalnız kağıt üzerinde bırakmadı, işgal karşıtı mücadeleye karşı
savaşmak için Anadolu’ya koştu.
Nazım; hayatının her döneminde halkla yürüdü, halkla ağladı, halkla güldü. Hiçbir zaman dünyanın haline üç maymunu oynayan sanatçılardan olmadı.

Ve dövüşebilirim.
Doğru bulduğum, haklı bulduğum
Güzel bulduğum her şey ve herkes için
Yaşım başım buna engel değil…

1938-1942 yılları arasında kaldığı Bursa cezaevinde Nazım geçen süreyi şöyle anlatıyor: Zeytinlikler beş defa yeşerdi, kestaneler beş defa çiçek açtı, beş defa Yeşil Bursa yapraklarla kuşandı.
Cezaevlerinde geçirdiği 12 yılı aşkın sürede 24 kere yapraklarını döktü ağaçlar, 144 tane dolunay görüldü dünyadan. Bu zaman diliminde dünyayı mapushane duvarlarına sığdırdı, dökülen yaprakları şiirlerine, kaçan dolunayları resimlerine sakladı. Elbet kırgınlığı vardı ama asla pes etmedi. “Güzel günler göreceğiz.” dedi, güneşli günler. İlk şiiri on dördünde yayınlanmış, ilk mahpusluğunu on beşinde yaşamıştı Deniz Harp öğrencisi olduğu zaman. On beşinde de yılmamıştı mahpusluktan, kırkında da.

Dünyadan memleketinden insandan
umudun kesik değil diye
ipe çekilmeyip de
atılırsan içeriye
yatarsan on yıl on beş yıl
daha da yatacağından başka
“Sallansaydım ipin ucunda
                bir bayrak gibi keşke”
                demeyeceksin
Yaşamakta ayak direyeceksin.
Belki bahtiyarlık değildir artık,
boynunun borcudur fakat,
                         düşmana inat
                         bir gün fazla yaşamak.

  Bursa cezaevinde “Baba” derlerdi ona. Kendisinden on beş yaş büyük Selim Ağa bile “Baba” derdi ona. Saygıyla karışık bir sevgi duyarlardı Nazım’a. Tam anlamıyla bir baba sevgisi. Çünkü baba edasıyla kucaklardı insanları. Yargılamadan, küçümsemeden. Cezaevinde adam öldürme suçundan hüküm giyen bir mahkumla yaptığı konuşma Nazımın babacanlığını anlamamız için yeterli olsa gerek: “Otuz sene, eyvah! Hangi suçtan Remzi? İnsan öldürmüşsün ha? Nasıl olur? Kışkırttılar mı diyorsun? Nasıl olur ama? On lira için insana el kaldırmak olur mu, evlat? Elbet, elbet, cahillik, fakat otuz sene yatmak da ne demek! Elbette, sen de insansın. Fakat kendine ne diye kıyıyorsun?”
Bir başka örneği ise, 4 Eylül 1946da yazdığı “Bir Maymunun Başına Gelenler” isimli eserden sonra Sovyet Yazarlar Birliği’nden çıkarılan Zoşçenko’yu Leningratta sergilenen bir oyununa çağırmasıdır. 
Kendisine yapılan bütün haksızlıklara rağmen “İnsanların içindeyim, seviyorum insanları.” diyebilecek kadar babacandır işte.

  Çocuk yaşında bir elinde futbol topu öbür elinde kalem yazdığı şiirlerinde bile büyük bir ciddiyetle yapmıştır bu işi. “Şiir büyük bir sergüzeşte atılmak demektir. Bir büyük ve mesuliyetli sergüzeşt… Böyle bir işi ancak geniş soluklu yüzde yüz inanmış, hudutsuz seven, dövüşen, aklı başında, karınca gibi çalışkan ve görüş sahası kartalınki kadar geniş insanlar başarı ile sona erdirebilir. 19. Asırda Fransa’da şair olmak kolaymış. Ama Rönesans devrinde İtalya’da şair olmak çok zor şeymiş. Bugün de bir Rönesans devrini yaşıyor hem dünya hem memleketimiz. Bundan kolayı şairlik şimdi kolay iş değil.” diye anlatır şiir yazmanın ciddiyetini. Bütün hayatını büyük bir coşku ve ciddiyetle yaşamış bir adamın sanatını ciddiyetsiz yapması zaten beklenemez. Şiirleri hayatı anlatma biçimi olan Nazım elbette ki ciddiyetle yaşadığı hayatını ciddiyetle yazdığı şiirleriyle aktaracaktı dünyaya. Yaşamaya Dair’de de dediği gibi:
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
                       bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
                                    insanlar için ölebileceksin,
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
                        hem de en güzel en gerçek şeyin
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
                                      yaşamak yanı ağır bastığından.


  Yarım asırlık ömrünü tamamlamasına bir yıl kala er olarak askere çağırıldı. Yükümlülüğünü yerine getirmesi değildi elbet amaç. Bir başka komplo teorisiydi. 23 yaşındaki genç arkadaşı Bulgaristan’a oradan da Moskova’ya kaçmasına yardım etti. En ihtiyacı olduğu anda Nazım’a yardım eli uzatan bu adam Refik Erdurandı. Geride bir eş,  2.5 aylık bir çocuk ve bir daha göremeyeceği bir memleket bırakmıştı.

Kimi insan otların, kimi insan balıkların çeşidini bilir
                                               ben ayrılıkların.
Kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
                                               ben hasretlerin.

  Türkiye’de cezaevlerinde çürümeye bırakılan, komplo teorileriyle ülkeden kaçmaya zorlanan Nazım, Rusya’da gittiği her yerde alkışlarla karşılanıyordu. Kıymet bilmez bir memleket oluşumuzun kanıtıdır bu da. Ve 15 ağustos 1951 günü Menderes hükümetinin kararıyla Türkiye vatandaşlığından çıkarıldı gerekçe ise “Vatan Hainliği” idi.  Bu karara yıllar sonra öfkeyle cevap verecekti.

Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
           hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
                            ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

  Hapishane duvarlarında, memleket özleminde kaybetmediği yaşama sevincini 3 Haziran 1962 günü elinde gazetelerle, yüzünde huzurlu bir ifadeyle başka diyarlara götürdü. Türkiye gazetelerinde yalnız şu dört kelime yazdı: “Nazım Hikmet Moskova’da öldü.” Rusya’da Yazarlar Birliği salonunda büyük bir törenle yüzlerce insan veda etti Baba’ya. 

  Ölümünden sonra Konstantin Simonov sayesinde bir şilebe adı verildi. Nazım Hikmet adı açık denizlerde, büyük limanlarda dolandı. Evinin dışına konulan Nazım Hikmet plaketi ve Moskova-Novodeviçi Mezarlığındaki mezarına yapılan anıt sayesinde ölümünden on yıllar sonra bile bir parçası burada bizimle kaldı.

  Nazım Hikmetin edebiyat dünyasına daha da önemlisi insanlık dünyasına yaptığı katkı anlatılamayacak kadar derindir. Ama o yalnız kendi eserleriyle değil, yetiştirdiği, elinden tuttuğu sanatçılarla da hayatlarımıza girmiştir. Mehmet Raşiti (Orhan Kemal takma adını kullanır) yazın dünyasına kazandıran Nazımdır. Aynı hücrede geçirdikleri mahpus dönemlerinde ona yol göstermiş, bakış açısını genişletmiştir. Orhan Kemal Nazım Hikmet için “En fevkaladeliği her durumda özünü korumasıdır. O her haliyle insan kalıyordu.” der.

  Vera’ya yazdığı şiirle, yüzlercesinin arasına sonuncuyu ekleyerek gitti.

Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana

Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm
 
Deniz Akdeniz