17 Şubat 2015 Salı

HALKTAN BİRİ

Mehmet Atay ile Ropörtaj

Tiyatro, televizyon, hocalık, radyo tiyatrosu ve dublaj gibi pek çok dal üzerinde emeğiniz var. Sizin için hangisi daha önemli ?
Mehmet Atay: Önem açısından konuştuğumuzda bunlar birbirinden daha önemli şeyler değil. Hepsi bir altyapının ürünü, devamı. Benim oyunculuğumun, oyunculuk konusunda gördüğüm eğitimin ve tecrübenin oralardakı yansıması. Hepsi tek başına birer ürün değil. Gördüğümüz dramatik  eğitim ve diksiyon eğitimi bize bir altyapı, bir destek veriyor. Dublaj yapabiliyoruz. Devlet Tiyatroları’nda oyunculuk yapabiliyoruz ya da belgesellerde seslendirme yapabiliyoruz. Önemden ziyade bizim görevimiz bu. Konservatuar eğitiminde görevlerimizden bir tanesinin de doğru ve güzel Türkçe’yi halkla buluşturmak olduğunu söylerlerdi. Biz de bunu bir görev adlettik hep. Hala da devam eden birşeydir bu. Topluma yayınlanacak, yayın anı içine girebilecek herhangi bir ürün konusunda -bu bir belgesel de olabilir bir radyo tiyatrosu da- pek naz etmeyiz ve bunları gerçekleştirmek isteriz.
Sizce bir oyunu iyi yapan nedir? Bir tiyatro oyununda neler ararsınız ?
Mehmet Atay: Birçok faktör var. İyilik göreceli birşeydir. Bir tiyatro oyununu seyredersiniz ve sizin duyarlı olduğunuz noktalarla buluşmayabilir, çünkü her insanın duyarlı olduğu noktalar vardır ya da kişinin kendi birikimiyle ilgili sanatsal  bir zevki oluşmuştur . O yaşamsal birikim onda bir zevk düzeyi oluşturmuştur.  Onunla buluşursa oyun iyidir. Siz onla buluşturmayı becermişseniz o oyun iyidir. Tabi bu kadar da değil. Bu seyirciyle oyun arasındaki ilişkidir. Bir tiyatro oyununun kaliteli olabilmesi için oyunun yazarından başlayarak rejisörüyle devam eden ve oyuncuların kastıyla, oyunun sahneye koyuluşuyla ilgili bir süreç var. Bunların her biri ayrıntılı işler.  Eğer bu üç müessese gereken özeni gösterirse -dördüncüsü de seyircidir-iyi bir tiyatro, iyi bir oyun çıkar. Ondan sonrası zaten teknik birşeydir.
Radyo tiyatroculuğunda, sahneye çıkmadan birinin zihninde bir karakter yaratmak sizde nasıl bir duygu uyandırıyor?
Mehmet Atay: Bu benim zaten çok hassas olduğum, eğitimim ve ondan sonraki profesyonel hayatım süresince özel dikkat gösterdiğim bir konu. Sesle anlatımı bir tasarım aracı olarak düşünmek ve düşündürmek benim özel alanım olmuştur daima. Onun için bu soru benim açımdan doğru bir sorudur. Birşeyi okumak, işitmek, dokunmak gibi yollarla sunduğunuz zaman, sizin kafanızdaki şey karşı tarafa olduğu gibi geçmez. Muhakkak dinleyicinin kafasında ve hayalinde oluşturduğu şey onun kendi birikimi ile ilgilidir. Bu işitsel de olsa aynıdır, kitap okuyorsanız da aynıdır. Gözle algıladığımız şeyler dışında. Göz birebir bir aktarım aracıdır, işitselle bütünleşirse bir de. Meşhur bir fil hikayesi vardır bilirsiniz. Herkes  filin bir tarafına dokunur, her biri ayrı bir şeye benzetir fakat toplamda birşey çıkmaz çünkü herkes onun sadece bir parçasına dokunmuştur. İşte işitmek, okumak ve dokunmak da aynı etkiyi bırakır. Dolayısıyla ne kadar çırpınırsanız çırpının, sizin kafanızdaki aktarmak istediğiniz şey karşı tarafa birebir geçmeyecektir.  Burda siz bir yol önerirsiniz dinleyiciye, kendi yolunuzu önerirsiniz, kendi yolunuzla, tasarımınızla buluşmasını istersiniz. Nekadar buluşturursanızm ona o kadar ulaşmışsınız demektir.


“Sesle Kitap” ın yayın hayatında başlama sürecinden biraz bahsedebilir misiniz?
Mehmet Atay: “Sesle kitap” iki ayrı insanın, iki farklı yerlerde, farklı mecralarda olmak üzere  hayalini kurduğu birşey.  Benim ortağım Yetkin Yağmur bir stüdyo sahibidir aynı zamanda. Onun kafasında çocuklar için bir sesli kitap projesi varmış. Bu özel bir ihtisas alanı oldugu için çocuk konusuna pek girmiyordum. Ben daha çok büyükler için, internet üzerinden yayınlanacak bir sesli kitap düşünüyordum.  Bizi bir tesadüf bir araya getirdi ve biz bu iki ayrı projeyi evlendirmiş olduk. 2009 yılında bunu resmileştirdik, ticari bir hüviyet kazandırdık.  İlk kitabımız Ömer Seyfettin’in Beyaz Lale’si ile stüdyoya girdik ve o günden bugüne 89 adet kitap bastık. 
Sesle kitap okuma alışkanlığı olmayanlara bu alışkanlığı kazandıracak bir buluş. Sizce sesli kitap gerçek bir kitabın yerini tutabilir mi?
Mehmet Atay: Asla tutmaz. Tutkun bir kitap okuru olarak bunu söyleyemem, bu böyle birşey değil.  Sesli kitabın amacı kitaba alternatif olmak değil zaten, belki ilerde olabilir bilmiyorum ama şu an için bizim hedefimizde de böyle birşey yok. Modern ve metropolde yaşayan bir insanın bir takım sıkıntıları var, vakitsizlik gibi... Modern insan işine varabilmek için sabahın çok erken saatlerinde hayata başlamak zorunda. Dolayısıyla işine gidene kadar bilgiye ayıramadığı belli bir zaman dilimi var.  Bir de dönerkenini düşünelim bunun, dönerken de erken saatlerde eve gidememenin verdiği, yolda geçirdiği bir zaman var. Kitap okumak için ayıracağı zamanı başka sorumluluklarıyla da geçirebilir elbette. Modern insan dediğim metropolde yaşayan, bir ailesi ve çocukları olan bir birey. Dolayısıyla evine gittiği zaman eşine ve çocuklarına zaman ayırmak durumunda. Kitap okumak dediğimiz eyleme haftasonu tatillerini ayıracaksa ki bu dönem aile sorumluluğuyla ilgili başka meşgaleler de getirebilir,  okumaya yine zaman bulamayacaktır. Biz bu ölü zamana talibiz, sesle kitap buna talip. Mesela özellikle cuma trafiğinde ben buraya gelmeden iki saat önce evden çıkmaya özen gösteriyorum saat 7’de burda olabilmek için, çoğu zamanda da ancak 7’de burda olabiliyorum. Dolayısıyla ben de zamanımın büyük bir kısmını trafikte kaybediyorum. Yani bizler Ankara’da olsun, İstanbul’da olsun, aşağı yukarı günde en az iki saatimizi trafikte harcıyoruz. Teknik olarak sesli kitapta bir saatte okunan sayfa sayısı 30-40 sayfa civarındadır, iki saati de 60-80 sayfa arası düşünebiliriz.Yani günde 60-80 sayfayı ben bilgi için kullanmadığım, sadece reflekslerimi açtığım bir duyumla bir günde 60-80 sayfa  okuyabiliyorum işitme duyumu kullanarak. Bu haftalık olarak bir kitap okunması demektir. Gerçek kitabın yerini elbette tutmayacaktır ama  en çok da ben ihtiyaç hissettim zaten bu sesli kitaba. Uzun yolculuklar yapıyorum, haftada iki kere İstanbul’a gidip geliyorum ve yolculuk esnasında geçen zaman ölü bir zaman. Bu zamanı bilgiye tahlil edemiyorum ama ben okumak da istiyorum.  Yine belirtmek isterim ki; sesle kitap gerçek bir kitabi okumaya alternatif değil. Bana hiçbirsey evimde koltuğumda oturup, başucu lambamı yakıp, kitabımı açıp, o kitabın sayfalarını duyarak okuma keyfini veremez. Bir sonraki nesiller ne olacak bilemiyorum. Şimdi e-kitap  çıktı biliyorsunuz. Bence çok faydalı. Bu tip teknolojik şeylere karşı değilim. Tabletlerde bulunan e-kitaplik (kindle) yaklasik olarak 500 kitap barindiriyor ki bu da kütüphanemin çok önemli bir miktarını ben cebimde taşıyorum demektir ve bilgiye kolay ulaşılabildiğini gösterir. Bu alet hem sözlük vazifesi görüyor, üstünde not alabiliyorsunuz, kelime işlemi yapabiliyorsunuz ve içinde ton ve ruh olmayan, çok düz bir okuma dahi olsa kitabı size seslendiriyor. Buna ne kadar ihtiyaç duyulur bilmiyorum, mesela bir hukuk kitabını böyle okuyabilirsiniz ama bir Tolstoy’u böyle okuyamazsınız, bir süre sonra sıkacaktır. Bizler gözle okumayı, görsel işaretler kullanarak okumayı kutsallaştırıyoruz galiba. Bir görme engellinin braill alfabesiyle okuduğunu düşünün, o da temas yoluyla okuyor ve sizinle aynı kitabı okuyor. Başka bir duyu kullandığı için onun okuyamadığını, öğrenemediğini varsayamayız. Hayat zaten dinleme ile başlıyor. Öğrenme dediğimiz şey;  bebeklikten itibaren dinlemeyle başlıyor. İnsan önce görsel imgeler değil, işitsel imgeler kullanıyor derdini anlatabilmek için. “Anne”  diye yazmaktan önce “anne” demeyi öğreniyoruz, bunu da duyarak öğreniyoruz.  Görsel imgelere  daha sonra geçiyoruz. Kitap okurken daldığım zaman bir önceki satıra dönme şansım var, bu beni belki uyuşukluğa da sevk edebilir biraz ama dinlerken böyle bir şansım olmadığını düşünebilirim.  Takipte daha dikkatli olma yoluna gidebilirim. “Sesle Kitap” okumayı nadir de olsa sevmeyenlere sevdirebilir ama okumaya az ilgi duyan insan, onu da okumuyor.
Devlet tiyatrolarında çoğu oyunun temsilden bir ay önce biletleri tükeniyor. Sizce halk bu kadar sanatseverken, Devlet Tiyatroları’nın kapatılma fikri neden gündeme geldi ?
Mehmet Atay: Politik bir konu. Bu ilk defa ortaya çıkmadı. Daha önce çeşitli dönemlerde de hükümetler tarafından  bu konu telaffuz edildi ama güçlü bir muhalefetle karşılaşıldı ve demek ki vazgeçildi. Şimdiki hükümet bu konuda çok ısrarlı. Kapatma gerekçesinin ne olabileceğini rakamlarla ifade ettiğimizde sağlıklı cevaplar alınamıyor. Maliyetten bile yol alınsa çok sağlıklı cevap alamıyoruz yani “bize maddi yönde bir dönüşü yok bunun” gibi bir iddia ile karşımıza çıkılıyor. Dönüşü olmayan bir çok şey var devletin ilgilenmesi gereken. Bu politik birşey diye düşünüyorum ama bizi de bir uyuşukluktan kurtarıyor galiba. Biz de birşeylere sahip çıkmamız gerektiğini anlayacağız böylece  çünkü şimdiye kadar böyle bir ihtiyaç hissetmemiştik. Oyuncu kendi sanatına daha çok sahip çıkacak herhalde, böyle bir etki tepki meselesi neticesinde. Seyirci de sanata daha çok sahip çıkacak, burdan böyle hayırlı bir sonuç çıkacak diye inanıyorum.  Ama yine de politik bir sebep olduğunu düşünüyorum. Kendi talep etmedikleri şeyi herhalde başkalarının da tüketmeyeceğini düşünüyorlar. 35 yıldır oyuncuyum, çok az siyasiyi ön koltuklarda gördüm şimdiye kadar, genellikle ön koltukları tercih ederler onlar biliyorsunuz.  Öncelikle toplum onları orda görecek ki; takip edecekler, sanatla kültürle ilgilenecekler. Sadece bu dönem için konuşmuyorum bütün dönemler için konuşuyorum.
Deneyimli bir oyuncu olarak sahneye çıkmadan önce neler hissediyorsunuz?
Mehmet Atay: Hayatım boyunca işimi iş olarak düşünüp yapmadım. Devlet Tiyatroları’nda da oyunculuk yaptığım dönemin hiçbir bölümünde işimi iş olsun diye yapmadım. Bu benim işim diye değil, sadece zevk aldığım için yaptım. Mesela bu oyunda da onu hissediyorum. İşimi iş olsun diye yapmıyorum ben, bundan zevk alıyorum. Ben sahnede de bunu görmek istiyorum, işini iş olsun diye değil, mecbur oldum diye değil, zevk alarak yaparsan o güzel birşey oluyor. Sanat bir meslek değil aslında, evet bir sektör ama onu yaparken onun bir meslek olduğunu unutmamız gerekiyor ki yaratma sürecindeki  duydugumuz heyecanımızı aşağıya geçirebilelim.
Bir oyunda yer almayı kabul etme süreciniz nasıl gelişir?
Mehmet Atay: Devlet Tiyatrosu’nda oyunculuk yaptığım dönemlerde karar vermek bir dönem için çok bizim elimizde olan birşey değildi. Distribüsyonlar asılırdı, içinde görevimiz varsa gider görevimizi yapardık. Ama tabi yıllar geçtikçe seçilmeye başlıyorsunuz, seçilerek size oyun verilmeye başlanıyor. Alternatifler de sunulabiliyor size. Bunların içinde alternatifleri değerlendirmeye başlıyorsunuz. Bunların içinde de bir rolü kendime yakın bulmak, ona birşey katabileceğimi hesap etmek gibi şeyler giriyor işin içine. Bir de hep dikkat ettiğim şey; oyunun tamamı benim emeğime değebilecek şekilde, aşağıya birşey söylemeli. Ben kurtlarımı dökebilirim ama bu oyun aşağıya ne söylüyor?  Ben şov yapabilirim o oyunda, ama “Neyi anlatacağım? Aşağıya ne söyleyeceğim? Bu emek nereye gidecek?” diye sorgularım. Tabi bu hemen başlarda olacak birşey değil. Meslek de bir süre sonra bir bilinç istiyor ve zamanla daha bilinçlenmeye başlıyorsunuz. Başlarda gençlik heyecanları giriyor işin içine, bilmiyorsunuz, sizi sürüklüyorlar biryerlere. Ondan sonra tiyatroda daha bilinçleniyorsunuz ve bu soruları sormaya başlıyorsunuz. Bana gerçekten “senin bu” dedikleri oyun çok gelmiştir, gerçekten “benim bu” evet, gerçekten bu oyunda harikalar yaratırım, belki çok da güzel kurtlarımı da dökerim ama ne yapacak bu oyun?  Türkiye’nin gündeminde böyle bir şey var mı? Bu oyun ne söyleyecek aşağıya? Seyirci kiminle özdeşleşicek diye sorduğumda ben aşağıya birşey söyleyecek bir oyuna vermek isterim emeğimi ki; değsin.
Şu anda Ankara Sanat Tiyatrosu çatısı altında tiyatroya emek veriyorsunuz. Aynı zamanda Devlet Tiyatroları’ndan da emeklisiniz. Özel tiyatrolar ve Devlet Tiyatroları kimi zaman birbiri ile çatışabilen iki kurum. Bu konuya nasıl bir yorum getirmek istersiniz ?
Mehmet Atay:  Aslında çatışan birşey yok. Devlet Tiyatroları’nda da politik tiyatro yapılıyor...idi. Yani biz yaptık. Devlet Tiyatrosu’nda da Brecht oynadım ben. Devlet Tiyatrosunda ajit prop yapılmamıştır belki ama politik tiyatro yapılmıştır. Ajit propu özel tiyatrolar da artık yapmıyorlar çünkü devri bitti. Devlet Tiyatrosu’nda yapılan oyunların eğer içeriğine bakarsanız çoğu zaten politiktir. Bir iki tane istisna olabilir. Edebi kurulda bir oto sansür vardır elbette. İki dönem edebi kurul üyeliği de yaptım. Bunların içinde, Devlet Tiyatrosu’nda olmaması gerektiğini düşündüğüm oyunlar da var. Etnisiteyi körüklüyorsa, bizim ortak değerlerimize saldırıyorsa böyle bir oyunu ben de istemem, ne kadar politik olursa olsun. Devlet Tiyatrosu’nda olmaması gerekiyor diye şerh düştüğüm oyunlar elbette olmuştur. Bunu dışarda yap dersen ben yapmam yine.  Benim de bir politik bakışım var, kırmızı çizgilerim var. Oyuncu olmak her oyunu her ortamda kabul etmek anlamına gelmiyor.
Sanat yaşantınız boyunca keşke şunu şöyle yapmasaydım dediğiniz bir durum ya da anınız oldu mu?
Mehmet Atay:  Hiçbir durumum yok. Ben sanat yaşamım boyunca ilk sahneye çıkışımdan şu ana kadar hep mutlu olmuş bir insanım, çünkü ben sahnede hep mutluyum . Hiçbir anını boşa geçirmedim. Küçük büyük demedim, her rolden zevk almaya çalıştım az önce söylediğim gibi. Sahnede zevk almadan duruyorsanız, o işe inanmadan duruyorsanız, dünyanın en ızdıraplı işi haline gelir.
Şiir de okuyorsunuz. Şiirin tiyatrodaki yerine bakış açınız nasıldır?
Mehmet Atay: Şiir çok sık okuduğum birşey değil benim . Çağırırlarsa; iyi okuduğumu söylüyorlar. Şu şiiiri bize bir okur musunuz diyorlar, ben de okuyorum. Bunun için özel birşey yapmadım şimdiye kadar. Şiir kendi başına birşey zaten. Şiir tiyatroda okunmak zorunda değil, burda da okuyabilirim sahnede de okuyabilirim, bir dost toplantısında da okuyabilirim. Şiirin bence bir sahneye ihtiyacı yok. Ama şiir oyunlaştırılıyorsa elbette bir sahneye ihtiyacı var. Onda da rahmetli ustalarımızın çok güzel çalışmaları var.  Hatta Hakan Gerçek’in çok güzel bir Cemal Süreyya çalışması var, rahmetli Müşfik Abi’nin Orhan Veli çalışması var. Şiiri çok güzel sahneye aktaranlar var, bu çok özel bir çalışma ama nerden bakarsanız bakın şiir çok öznel bir konu. Koskoca bir öyküyü mısralara sığdıran ve özetleyen bir sanat, bulmaca gibi aslında. Orhan Veli de olsa, Cemal Süreyya da olsa, üst gerçekçi bir şair de olsa bu, bir bulmaca haline geliyor çünkü kendi hayatıyla çok ilgili, kendi hayatıyla ilgili simgeler işaretler taşıyor. Koskoca bir öyküyü bir cümleye sığdırıyor, sığdırmayı tercih ediyor, onun için çok öznel birşey, kendine ait olan birşey. Biz de yapıyoruz bazen, arkasına müzik koyarak yapıyoruz ama böyle birşeye hakkımız yok, onun kendi içinde zaten bir müziği var. Biz onun arkasına olmadık bir müziği koyuyoruz. “Sesle kitap” ta böyle çalışmalarımız var ama müziği oraya koymamızın amacı bir seperasyon yapmak, yani çok birbirine benzer şeylerde bir ayrıma gitmek, hayal gücünü beslemek için.  Bu çok da doğru birşey değil aslında. Örneğin; “Üç Nokta” diye bir edebiyat dergisi var, onlar rica etti 150 adet yeni şairlerden şiir okudum. 150 şiirin hiçbiryerine müzik koymadık çırılçıplak bıraktık onları.
Değerli vaktinizi söyleşimize ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz
Mehmet Atay: Rica ederim ben teşekkür ediyorum.

Pırıl Ertem-17.01.2014-AST





9 Şubat 2015 Pazartesi

Misafir Etkinlik: American Drama Group

American Drama Group Kurucusu Grantly Marshall ve Peter Pan Oyununun Yönetmeni
Peter Joucla ile Roportaj
-Peter Pan’i sahnelemek istemenizdeki sebep nedir ?

Peter : Peter Pan’in kitabından önce tiyatro oyunu yazıldı, bu nedenle onun tiyatroya çok yakıştığını düşünüyorum. Seçmemizin nedenine gelince Peter Pan’in hem çok ilginç bir hikaye olmasi, hem de fantastik bir öykü olduğu için de çocukların ilgisini kolayca çekebilmesi diyebilirim. İzleyicimizin tiyatroyla büyüyebilmesi için onları küçük yaştan itibaren yakalamamız şart. Peter Pan en az çocuklar kadar yetişkinlere de hitap eden bir hikaye ; çünkü hep çocuk kalmak isteyen, yuva kurmaktan kaçan, yaşlandıklarında bile sürekli genç ve güzel kadınların peşinden koşan erkekleri konu alıyor. Hikayenin derinine indiğimizde her heteroseksüel çiftin yaşadığı sorunları ve çelişkileri görüyoruz. Kadınların güvence, erkeklerin özgürlük arayışı. Genç kadınların bu oyunu izleyip gerçek hayattaki Peter Pan’lerin farkına varmalarını istedim. Peter Pan’ler büyüleyicidir, onlarla olmak heyecan vericidir fakat yaşlandığınızda sizi bırakırlar. Kırışmış yüzünüz onlara zamanın geçtiğini hatırlatır. İşte bu yüzden Peter Pan evrensel bir hikaye . Şunu da belirtmek isterim ki ; oyunun son sahnesini izlerken hep gözlerim dolar, çünkü ben de o Peter Pan’lerden biriyim.
-« Evrensel » i nasıl tanımlarsınız ?
Peter : Öyle İngiliz oyunları var ki ; evrensel özellik taşımazlar, sadece İngiliz kültürünü yansıtıp, İngilizlere ve Amerikalılara hitap ederler. Ama öyle eserler de vardır ki ; okuyanın kalbine dokunur. Dünyanın dört bir yanındaki insanlar o duyguyu kalplerinde hisseder.  Sevgi ve siyaset kendini en evrenselce hissetirebilen iki kavramdır bence. İyi sanat evrenseldir.  Genç,yaşlı,iyi,kötü gözetmeksizin her düşünceye hitap eder.
-Peter Pan oyunundaki müzik, kukla ve hareketler bütünü nasıl bir araya geldi ?
Peter : Oyunun müziklerini ben yaptım. Ben bu oyunu yönetmekten ziyade sadece müziklerini bestelemek istemiştim. Birçok yerde karşıma « beş » sayısı çıkar. Rakamların da değişik kültürlerde mistik bir yanının olduğuna inanılır. Ben beş sayısını Peter Pan’le özdeşleştirdim . Peter beş harfli bir isim, müzikleri bestelerken beş vuruşluk yaptım, beş adet oyuncumuz var, daha geniş sahnelerde beş dekor ve beş spot kullanırız. Seyirci bu beş vurgusunu farketmez belki ama ben kullanmak istedim. Oyunun müziği de işte bu  beş ten yola çıkarak yapıldı. Kuklalara gelince, oyunlarımda en az aktörler kadar kuklalarla da çalışmaya bayılırım. Bu hikayenin anlatılış biçimine de çok uyacağını düşündüm. Oyuncumuz Helen’in de kukla yapımı konusunda epey tecrübesi olduğundan, kendisinden de yardım alarak oyunda kuklaları kullandık.
-Oyuncu kadronuzu nasıl oluşturursunuz ?
Peter : İngiltere’de oldukça iyi bilinen, spotlight.com adında bir internet sitesi var. Kendini geliştirmek isteyen her oyuncu oraya özgeçmişini ekler. Benim gibi sürekli oyuncu arayışı içinde olan yönetmenler oraya seçmeler için ilan verirler. Ajanslar da bize cevaben oyuncularini sunar. İlan koyduğum zaman binlerce geri dönüş alırım. İlk etapta 80 oyuncu seçerim, elemelerle birlikte bu sayı 29’a kadar düşer. Oyuncu seçimimi yaparken bana Shakespeare oynamalarını istemem. Daha çok yapmaya alışkın olmadıkları şeyleri sergilemelerini isterim .Bir oyuncunun neler yapabildiğinden çok neler yapamadığı, nerelerde zorlandığı onun hakkında daha çok fikir verir. Bir oyuncu hakkında bu şekilde çok şey keşfedebilirsiniz. Oyuncu kendini zorlanarak aşar ve geliştirir. Bu aşamalardan sonra da son bir eleme yaparak aynı oyunda farklı roller üstlenebilecek beş oyuncu seçerim .Seçim yaparken seslerine ve yüzlerine de çok dikkat ederim.
-Toplam kaç oyuncunuz var ?
Peter :Bir oyun için genellikle 5 oyuncu kullanırım, toplamda 29 civarı oyuncumuz var. Bizim oyuncularımız kadrolu değildir. Daha çok turneye çıkmak, değişik ülkelerde sahne almak isteyen oyuncular bize sezonluk başvurur. Herkes turne bitince evine döner ve yeni işlerin peşine düşer. Yine de çok beğendiğimiz oyuncularımızdan oluşan kemik bir kadro oluşturmaya, onları elimizde tutmaya çalışıyoruz.
-Oyuncularınız eğitimi nedir ?Hepsi oyunculuk eğitimi almış profesyonel oyuncular mı ? Aralarında öğrenciler de var mı ?
Peter : Hepsi profesyonel. 50-60 yaşındaki oyuncuları kadromuza alamıyoruz, yaş sınırımız 40. Sergilediğimiz oyunlar daha çok genç oyunculara göre. Tecrübeye de önem verdiğimiz için tiyatro öğrencileriyle değil profesyonel oyunculuk tecrübesi olanları istiyoruz .Bizim tercih ettiklerimiz 25 yaş civarı, okulu bitirdikten sonra çeşitli küçük tiyatrolarda gönüllü olarak görev almış oyuncular. Onları seçebilmemiz için okuldan sonra en az 3 yıl oyunculuk deneyimlerinin olması gerekli.
-American Drama Group bünyesinde oyunculuk dersleri veriyor musunuz ?
Grantly : Bunu yapmamız konusunda çok talep var, turnedeyken zamanımız oldukça workshop düzenlemeye çalışıyoruz. Sürekli turnede olduğumuz için bizim belli bir yerimiz yok, bu nedenle malesef oyunculuk dersleri veremiyoruz.
-Oyunlarınızı İngilizce dışında başka dillerde de oynuyor musunuz ?
Grantly : Fransızca tiyatro da yapıyoruz, mesela 2015’te Ankara Sanat Tiyatrosu’nda  Küçük Prens’i sahnelemeyi planlıyoruz. Birkaç İspanyolca oyun da oynadık. Oyunlarımız çoğunlukla İngiliz kültürünü yansıtıyor ; çünkü Amerika’nın bir kültürü yok. İzleyicinin ilgisini çekebilecek İngiliz, İrlanda ve bazen de Amerikan eserlerini seçiyoruz. Tiyatro oyunlarının yanı sıra roman uyarlamaları da bizim için çok önemli. Sürekli turnede olduğumuz için dil ve dekor sadeliğinden dolayı roman uyarlamalarını çok önemsiyoruz. Öyle hikayeler var ki ; filmden daha çok tiyatroda oynandığında kendini daha güzel ifade ediyor. Great Gatsby de bunlardan biri. Bunu tiyatroya yansıtan ilk topluluk neredeyse bizdik diyebilirim.
-Turnenize Türkiye’yi dahil etme süreciniz nasıl gelişti ?
Peter : Türkiye’de  artık üç ay aralıklarla oyun sergilemeyi planlıyoruz. Açıkçası Türk tiyatrosuyla ilgili hiçbir bilgiye sahip değilim fakat İngiltere’de Türk yönetmenlerin nasıl büyük başarılar sergilediklerini bizzat görüyorum. Londra’da yaşayan Türkler tiyatro adına çok güzel işler yapıyor, yetenekleri ve potansiyelleri çok yüksek.
Grantly :  Türkiye çok baştan çıkarıcı bir ülke. Dünyanın geri kalan kısmı Türkiye’yi insanların hareket özgürlüğünün olmadığı, entellektüel bilinçten uzak, namus cinayetlerinin işlendiği tutucu bir ülke olarak düşünüyor. Buraya geldiğimizde hiç de böyle olmadığını anladık. İnsanlar açık görüşlü, öğrenme istekleri çok yüksek. Baskıcı hükümetin yaratmaya çalıştığı gerici zihniyeti söküp atmak için uğraşıyorlar. Bu baskıcı hükümet insanları birçok şeyden geri tutmaya çalışıp, farklı bir dünya yaratmayı amaçlıyor. Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecini de, hükümetin yarattığı Türkiye’ nin olduğundan farklı bir şekilde yansıtılması olduğunu düşünüyorum. Türkiye de diğer Avrupa ülkeleri kadar AB de bulunması gereken bir ülke. Benim tiyatromun amacı da kültürler arasında bir bağ kurmak. Tiyatro ; farklı kültürlerdeki ortak noktaları bulmak, aynı zamanda aynı oyuna farklı gözlerden bakabilmek için önemli bir iletişim aracıdır.
Pırıl : Bu yoğun temponuzda söyleşimize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Grantly : Biz teşekkür ederiz, gazete çalışmanızda başarılar diliyorum.

Pırıl ERTEM 




1980 Darbesini anlatan ilk tiyatro oyunu ‘Nehir’


Eleştirmen, dramaturg Gülşen Karakadıoğlu:

“Türkiye, darbelerle yüzleşemedi”

“Acı unutulabiliyor. Beden daha çabuk sarıyor yarasını ama ruhundan silip temizlemek, kurtulmak hiç kolay değil”. Herkesin hayatta bir travması var. Yaşadığı acı olaylar, ruhunda derin yara açan acı yaşantıları var. Ancak kalabalık kitlelerin yaşadığı travmalar en acı olanları. Ülkelerin yaşadığı travmalar onarılması en zor olanlar. Türkiye’nin yaşadığı 1960 ve 1980 darbelerinin günümüze etkisi hala çok güçlü. Darbeyi yapan komutanların 32 yıl sonra yargılanması esnasında Adliye önünde toplanan kalabalık kitlelerin acılarını ilk günkü gibi haykırması bunun en önemli ispatı.
Türkiye’nin yaşadığı darbeleri anlatan bugüne kadar birçok film ve dizi çekildi. İşkence sahneleri olsun, darbe anı olsun birçok an halka gerçekçi bir şekilde aktarılmaya çalışıldı. Ancak darbe dönemleri ve insanlar üzerinde yarattığı tahribat hiçbir tiyatro oyununa konu olmadı. Bu durum bu sezon Devlet Tiyatroları’nda oynanan bir oyunla beraber kırıldı.  
Nehir.. Devlet tiyatrolarında 1980 darbesinin ele alındığı ilk oyun. Oyun ismini darbe döneminde işkence gören ve takip edildiği için adını değiştirmek zorunda kalan genç yaştaki ‘Nehir’ karakterinden alıyor. Konusu ise, 1980 darbe döneminde Ankara Emniyeti içerisinde işkence merkezi olarak kurulan DAL (Derin Araştırmalar Laboratuvarı)’ da işkence gören Nehir ve onun evine misafir olan gizemli bir kadının hikayesi.
İkili dialoglar, özellikle darbe dönemlerini yaşayan insanları sürükleyecek nitelikte. Oyunda çalan müzikler de duygulara tercüman oluyor. 1980 darbesinin insan üzerinde yaşattığı, korku, sindirme ve tahribatlarını konu alan bu oyunun özellikle son dakikaları müthiş etkileyici ve duygusal anlardan oluşuyor. Oyun bittiğinde uzun süre etkisinden kurtulamıyorsunuz. Oyun acı bir tesadüfle sona eriyor ve duygusal anlar yaşatıyor. Darbenin etkilerini oyunda geçen ve haberin girişinde yazdığım ‘Acı unutulabiliyor. Beden daha çabuk sarıyor yarasını ama ruhundan silip temizlemek, kurtulmak hiç kolay değil’ cümleleri fazlasıyla özetliyor.
Oyunun yazarı Gülşen Karakadıoğlu, oyuncular Özlem Gür ve İclal Seper, yönetmeni ise Vacide Öksüzcü.  Dekor tasarımı Seyhan Kırca, giysi tasarımı Sevgi Türkay, ışık tasarımı Osman Uzgören tarafından hazırlanan oyunun dramaturgu Füruzan Tercan. 

Yazar Gülşen Karakadıoğlu’yla ‘Nehir’ üzerine konuştuk.

Bir röportajınızda 'Geçmişin kırılma noktaları ile yüzleşmeden bugünü değerlendirmek doğru değil' demişsiniz. Türkiye sizce darbelerle yüzleşebildi mi? Geçmişte yaşanan acı siyasi olaylardan ders alabildi mi? Geçmişle bugünün demokrasi anlayışını karşılaştırdığınızda ilerleme görüyor musunuz?
Evet,  geçmişin siyasi kırılma noktalarıyla yüzleşmeden bugün yaşadıklarımızı doğru değerlendiremiyoruz. Bunca antidemokratik deneyime karşın hala demokrasi kültüründen yoksun olmamız başka nasıl anlaşılır. Geçmişten ders alabildiğimizi hiç sanmıyorum, hemen unutuyoruz, ilkeli değiliz. Bugün yaşadıklarımız bunu göstermiyor mu?  Farklı inanca, görüşe, yaşam biçimine tahammülü olmayan bir ulusal kimlik oluşturmaya çalışılıyor.  Yöneticilerin dayattığı tek seslilikle demokrasiden söz etmek olanaksız.. İlk tıkanmada otoriteye başvurmaya meyilli bir geleneksel görüş egemen ülkemizde çoğunlukla....  
Oyunun ismi neden 'Nehir'?
Oyun kişilerinden birinin adı Nehir. Yaşam akıp giden bir su gibi. Bazen hayli yoğun bir hızla akıyor, sel gibi coşuyor, taşıyor bazen de dingin, huzurlu. Oyunu yazdığım sıralarda   yaygın kullanılan bir isim değildi, şimdi de oyunun içeriğine uygun geliyor bana. 
Özgürlük ve insan hakları çerçevesinde günümüz Türkiye'sini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok eksikli. Utanç verici. İnsanlara özgürce muhalefet yapma hakkı verilmeyen bir düzende  insan hakkından söz etmek zor. Eski/yeni kocasına, nişanlısına, babasına, abisine hayır demeye kalkışan! binlerce  kadının sokak ortasında öldürülmesine, hapishanelerindeki çocuklarının tecavüzüne, basılmamış kitapların yazarının hapsedilmesine, habercilik yapan gazetecinin işten atılmasına engel olamayan düzen demokratik olarak tanımlanabilir mi? Demokrasinin bir anlamda güvencesi olabilecek yargının bağımsızlığı bu kadar kuşkuluyken! 
Oyunun müziklerini seçmenizde ne etkili oldu? 
O  müzikler darbelerle canı yanmış ülkelerin müzisyenlerinin. Bu müzisyenlerden birçoğu, Şili'li Pinochet isimli faşist darbeci iktidardaki sosyal demokrat Allende'nin sarayını bombalayıp insanları stadyuma doldurmaya başladıkları sırada  İtalya'da turnede oldukları için sağ kalabildiler. Victor Jara o sırada Şili'deydi ve cuntacılarca vahşice katledildi. Ama Şili, katledildiği stadyuma onun adını verdi ve sevgiyle, saygıyla anıyor Jara'yı. Ülkemize de turneyle konser veren İnti İllimani iyi tanınır. Victor Jara'nın kasetleri ise bizim kuşakta elden ele dolaşırdı. Örneğin, "El Pueblo Unito". Portekiz'in fado kraliçesi Amalia Rodrıguez'de bir başka darbeciyle Salazar'la deneyim yaşamıştı. 
Türkiye'de darbe dönemlerini anlatan tiyatro oyunu sergilenmedi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Benim bildiğim yok. Oysa tiyatro diğer sanatlara göre insanlık macerasına tanıklık etmekte daha şanslı. Dolaylı anlatımlarla, başka ülkelerin örneklemeleriyle konu edildi belki askeri darbeler, işkence ama doğrudan ülkemizden söz edilmedi.  TV Dizilerinde daha çok görüldü bunlar. Bu nedenle Devlet Tiyatrosu'na teşekkür ediyorum...
Darbe dönemleri Türkiye'de birçok alana zarar verdi. O yıllarda tiyatro darbeden nasıl etkilendi? 
Darbeler insanların yaşamlarını tekdüze, üniform bir şekle sokmaya çalışırlar. Düşünce tarzından giyim kuşama dek onlar en iyisini bilirler ve herkes de bu bilgilere uygun davranmalıdır.
12 Eylül günlerinde Devlet Tiyatrosu’nu dramaturg olarak çalışıyordum. Bir gün çalışırken kapı açıldı deniz subayına eşlik eden Cüneyt Gökçer girdi içeriye. Subay bizim neyin nesi olduğumuzu sordu Cüneyt Bey’e, o da dramaturg olduğumuzu söyledi. Çıkıp gitmekte olan subay birden döndü Murathan Mungan, Füruzan Tercan, Sıtkı Tekmen, Özcan Özer ve Tözün Stark’tan oluşan biz dramaturglara sert bakışlar attı. Dramaturg olmanın ne demek olduğunu sordu, anlaşılan gözü tutmamıştı bizleri. Cüneyt Bey bir açıklama yaptı, Subay Bey’le gittiler. Tiyatroda yaptığı incelemelerde pantolon giymenin yasaklanması, prova aralarında bornozla dinlenen balerin ve baletlerin bir daha böyle yapmamasını ve benzeri talimatları olduğunu şaşkınlıkla duymuştuk.
Aynı dönemde Devlet Tiyatrosu’ndan istifa ettikten sonra Yazarlar Sendikası’nın Yazko isimli gazetesinin Ankara Temsilcisiydim. İstanbul Şehir Tiyatrolarının Genel Sanat Yönetmeni Vasfi Rıza Zobu’yla bir söyleşi yapmıştım. Vasfi Bey’in tiyatrodan atılan birçok oyuncu-yönetmen için ‘Ben mi attım, askerler söyledi mecburen çıkardım’ sözleri aynen yayınlanınca kıyamet kopmuştu.

Darbeciler AST, DAST gibi sol tiyatrolar dışında ödenekli tiyatroları kapatmaya kalkmadılar ama repertuvarlara bütün sağ iktidarlar gibi müdahale ettiler. Sol görüşlü birçok sanatçı arkadaşımız (Erkan Yücel, Orhan Aydın, Halil Ergün) gibi uydurma gerekçelerle hapse atıldılar, işkence gördüler. 



Meriç Ürer

Kusursuzlar

Kusursuzlar filminin oyuncusu İpek Türktan Kaynak'a Orta Dünya'da otururken pek de aklımda yokken soruverdim; 'Sinema ve tiyatro üzerine konuşalım mı?'
-Emine Yıldırım yazmış Kusursuzlar'ı, neden kusursuzlar, sen bunu düşündün mü?
İpek: Gösterdiğimiz şey… Kusursuzluk beklentisi var ya kadınlara dair; kadınlar kusursuz olmalı (filmin oyuncularından Özgür Keçeci bu noktada söze dahil oluyor.)
Özgür: Tırnak içinde kusursuzlar.(İpek kaldığı yerden söze devam ediyor.)
İpek: Hayat, obje, saç bilmem ne-ve medyadır; dizilerdir, gazetelerdir, herşey…'in senden beklediği bir kusursuz imajı var. Ailelerin de beklediği bir kusursuzluk var; 'Benim kızım doktor olacak' ya da işte; 'Amerika'larda okuyacak, gelecek' diye ve senden hiçbir kusur yapmaman bekleniyor, mükemmeliyetçi bir ailede yetişirsen. Bahsettiğim özellikle orta sınıf burjuva kesimlerin ailelerinin, çocuklarına baskısı. Yani o yüzden.., ne kadar kusursuz olacağım diye debelensen de kusurlusun sen.., ironik; ironi barındırıyor yani… Kusurluyuz abi (normalde röportaja bu 'abi' eklenmez ama o kadar içten söylemiş ki kıyamadım.) Kusurlu olduğumuz içinde kusursuzuz; bu çelişkiler içinde yaşıyoruz. O yüzden filmin adı Kusursuzlar. 
-Ne kadar sürede çektiniz filmi?
İpek: Dört haftada, tam dört hafta sürdü. Altı hafta olsa daha iyi olurdu diyollar ama- Keşke-ya..maddi sebepler yüzünden dört hafta bize yetti. Yani.., vizyona yapılmayan filmlerin derdi o; parasızlık ve sınırlı zamanlarda çekme talihsizliği. Yine de dört hafta için güzel birşey çıktı.
-Kültür Bakanlığı yardımı söz konusu mu?
İpek: Var, var… Fakat o yardımın iki katına mal oldu film yine de. Çok fena borçlar var; Antalya'dan gelen ödüllerle borçlar kapatılacak gibi birşey.
-Antalya'dan ne ödülleri kazandınız?
İpek: 'En iyi film'i aldık-Cennet'ten Kovulmak'la beraber 'en iyi film'i paylaştık.
-Sen Tiyatro Talimhane'de çalışıyorsun, peki filmdeki diğer arkadaşların?
İpek: İbrahim (Selim) DOT'nda, Esra (Bezen Bilgin) aslında İzmit Şehir Tiyatrosu'nda-eşi Mehmet Ergen Talimhane'de- ama bulduğu çok az boşlukta Talimhane'ye gelip oyununu sergiliyor. Özgür burada, (Ankara Devlet Tiyatrosu'nu kastediyor.) Mehmet Ali, Hindistan'da-kendini yogaya verdi-
-Senaryo yazıldıktan sonra ne kadar vaktiniz oldu çalışmak için?
İpek: Çalışmak için… Bizimle çalışılacağı belli oldu seçmelerden sonra-
-Bir seçme yapıldı yani, kim yaptı Ramin Matin mi?
İpek: Ramin ve Emine yaptı.
-Ramin yabancı mı?
İpek: Ramin buralı, İran asıllı babası sadece, annesi Türk-neyse… 8-9 ay kadar zamanımız vardı ama Ramin okuma provası yapmamızı istemedi. Çekimlere kadar hiçbir oyuncuyla -Esra'yla ben arasında da- okuma provası yapılmadı. İkimiz farklı geçmişler yazdık defterimize. Hiçbir zaman karşılaştırmadı Ramin bizi, yanyana getirmedi. İlginç birşey yaptık çekimlerden iki ay önce; psikoloğa gittik ve bu iki karakteri çözümledik. Bu karakterler olarak hazırlanıp-evden çıkıyordum Lale kostümünü giyip hazırlanıp, taksiye binip psikoloğa gidiyordum (güler) - çok keyifliydi ya; bildiğin karakter yaşıyor. Doktora gidiyorum-seans-gerçek hastalar var, 'ben'de hastayım; travma yaşamışım. Bu çalışmalar esnasında da Esra'yla birbirimizden habersizdik. Psikoloğa da teke tek gittik, beraber değildik. Lale ve Yasemin üzerinden kadınları araştırdık. Karakterlere teşhis sonucu tanılar kondu.  
-E bu Haluk Bilginer şey demiş…'oyuncu rolünü gerçek hayata taşıyorsa, oyuncu değil ruh hastasıdır.' 
İpek: Aynen. Ama bu bir çalışma. 
-Ama ruh hastası etmişler sizi, sonunda da psikoloğa giderek-
İpek: Ama çok eğlenceliydi, sonunda da gülebiliyorduk o yüzden. O doğaçlarla karakteri yarattık.
-Ciddiye almanın-
İpek: 'Ciddiye almanın' derken, o sırada oyun oynadığımı biliyorum. Haluk Abi'nin dediği şey  sen ; 'Ben çok etkisinde kaldım rolümün' işte ve  'Şu anda delirdim ve bundan sonra da böyle yaşıyacağım' dersen o delilik gerçekten; böyle birşey yok. Yoksa bir daha nasıl oyun oynayacağım? 
-Peki film geçip gittikten sonra, izledikten sonra, artık rahatladıktan sonra şunu şöyle yapmasaydım dediğin birşey var mı? ya da yönetmen şunu şöyle yapmasaydı ya da yazar şöyle yazmasaydı.
İpek: Var ya (Bütün benliğiyle hemfikir olurmuşcasına) Yönetmen yazar değil de, her izlediğinde bunu niye böyle yapmışım diye soruyorsun kendine; o hiç bitmiyor. Bu Ramin için de, Emine için de bitmiyor. Yani içimiz rahat, bitti, kurtulduk ama ben daha fazla izlemek istemiyorum yani, çünkü her izlediğimde 'allah kahretsin' oluyorsun birçok yerde ve bu bitmiyormuş. Acaba bende mi bir sorun var diye araştırdım, diğer oyunculara da sordum, herkesin söylediği aynı; bitmiyor. Böyle olurmuş… Bir süre geçtikten sonra sadece kendine ve hatalarına odaklanıyorsun; hatta herşey sana hataymış gibi gelebiliyor, halbuki seyirci seni izlemiyor, bütünü izliyor. O yüzden artık izlemiyorum, önümüze bakmak lazım çünkü. Ama bir arkadaşım çok güzel birşey dedi bununla ilgili; 'İpek, hatalarla olduğunu düşündüğün birbuçuk saatlik bir kayıt var elinde, ne kadar şanslısın' Yani bir buçuk saatlik hatalarını biliyorsun ve bunları yapmama fırsatın olacak. Ben hatalarımı bilmiyorum ki, o yüzden de çok şükür. Bu güzel birşey bir yandan da.
-Peki İpek, sohbetimiz devam ediyor. Talimhane'de neler oluyor?
İpek: Talimhane'de neler oluyor… Ya ilk önce bizim binamızı aldılar-bizim çok güzel bir binamız vardı-belediye…yani bir şekilde istimlak edildi, binamızı aldılar. Kiralıktı ve çıkmak zorunda bırakıldık oradan-
-Hangi belediye yaptı bunu?
İpek: Beyoğlu Belediyesi. Binadan çıktık. Çünkü orası rant, yani gelecekte otel yapılsa daha fazla para kazanılacak. Biz de Şişli'de Black-out AVM diye bir yer var, oraya gittik. Başta bayağı bir tökezledik, oraya seyirci çekmek konusunda sorunlar yaşadık ama 'Önce bir boşluk oldu…'işte Esra'nın oynadığı o oyun, ciddi anlamda seyirciyi mekana çekti. Sonra iki tane ayrı müzikal başladı. Bir tanesi 'Taksim Meydanı' öteki 'Mükemmelsin ama şimdi değiş'. Bu yıl da ödenek çıkmadı -haliyle; gezi olayları sebebiyle- Ibsen'in 'Halk Düşmanı'nı yapacağız; Serhat Tutumluer oynayacak, kasım ayında başlayacaktı provalar ama erteledik, aralıkta başlayacak, ocağa da çıkar oyun.
-Peki 'Taksim Meydanı' nasıl bir müzikal, ondan bahsedebilir misin?
Gezi süreciyle ilgili. Berlin'de bir festival istedi bunu Mehmet Ergen'den. Mehmet de o arbede zamanında hemen 2 günde yazdı, besteciler besteledi. Berlin'de festivalde gösterildi, sonra da hazır böyle bir oyun çıkardık diye tiyatroda da sergilemeye başladık. Oynayanlar da müzikal bölümü mezunları bu arada; tiyatro kökenli değil, müzikal kökenliler.
-İpek seni tanıyorum ve şunu biliyorum; bir tiyatroyu sevmen zor senin, peki Talimhane nasıl sevdirdi sana kendini?
İpek: Evet, ben çok gezdim yaa-Mehmet, Mehmet Ergen'in hayata bakış açısı-yani tiyatro değil sadece, her anlamda- eşi Esra'nın da öyle. Onları çok sevdim. 
-Mutlusun yani Talimhane'de
İpek: Mutluyum.

(İpek Türktan Kaynak 1999-2000 sezonunda kursiyeri olduğu Ankara Sanat Tiyatrosu'nda Havhavlar ve Hevhevler isimli oyunla profesyonelliğe adım atmıştır.)  

   

Şarlo Şaban

Bir yandan kısa bıyığıyla mimiklerine hayran olduğumuz Şarlo, diğer yandan uzun boyu ve gülüşüne doyamadığımız Şaban… Bu iki karakter hayatımızın belirli dönemlerinde mutlaka bulunmuştur. Nasıl bulunmasın ki…? Yetenek doğuştan gelir belki, çalışmayla katlanarak büyür elbet, ama şüphesiz ki 'yetenek' vücut buldu onlar sayesinde. 

Charlie Chaplin’in sessiz sinemasıyla ne kadar çok izlendiğini gördük. Mimik ve hareketleriyle izlemeye doyamadık. Kısa boyu, uzun kıvrımlı ayakkabılarıyla paytak yürüyüşü, bıyığı ve şapkasıyla gönlümüzde taht kurdu. Taklitleri defalarca yapıldı. Dünyanın efsanevi adamlarından biri oldu. Kendisi İngiliz olmasına rağmen Amerikan Birleşik Devletleri vatandaşlığına istendi. Chaplin bunu reddedince hakkında karalama kampanyası başlatıldı. Chaplin’in ABD’ye girmesi yasaklandı. Buna rağmen tüm dünyadaki ünü eksilmedi. Chaplin’i izlerken aklıma unutulmaz adam Kemal Sunal gelir. Neden derseniz Şarlo’nun sokakta gezerkenki o halini; Şaban’ın ağzı açık, şaşkın tavrıyla özdeşleştiririm. Böyle enteresan adamları sokakta gördüğümüz zaman tuhaf tuhaf bakıp yürür geçeriz. Fakat onlar müthiş oyunculuklarıyla bu karakterlere hayat verdiler, izlettirdiler. 'Ne adamlar!' deyip bıkmadan izledik ve çok sevdik. Şimdiki diziler, filmler o kadar yapmacık geliyor ki onların yanında, zevk almadan izliyorum. Çünkü onların mizah anlayışı yerini daha görselliği kuvvetli fakat mizahen zayıf filmlere bıraktı. Diyeceğim şu ki; Şarlo’ların,  Şaban’nların yeri farklı… İyi ki tanımışız sizi, huzur içinde uyuyun.



                                                                               Gülce DEMİR