7 Mart 2015 Cumartesi

Şiddetin Etkisi

ALEGORİ


         İl dışına çıkıp bir yerlere gitmek beni heyecanlandırır her daim. Kısa süreliğine de olsa bulunduğum ortamdan,  iş  hayatının  stresinden, yorgunluğundan    uzaklaşıp    kafamı dinleyeceğim bir yerlere gitmek hep mutlu etmiştir beni. Hele gidilen yer insan ömrüne ömür katan yeşilliğin bol olduğu,  kuş cıvıltılarının yaşama sevinci dolu senfonisine   mis kokulu çiçeklerin eşlik ettiği ve yıllara meydan okuyan emektar ağaçların asil duruşuyla renk kattığı şirin bir Karadeniz köyü ise.   Orta Karadeniz’i Doğu Karadeniz’e  tatlı bir şekilde birbirine bağlayan Melet Çayı ile onun sadık mesai arkadaşı Kurul Kayası‘nı Ordu’lu olup da bilmeyen pek azdır.

          Tüm dünyada yaşanan felaketlere, yıkımlara, afetlere inat umursamaz bir tavırla dimdik ayakta duran, bünyesinde birçok medeniyet barındırmış, acılara, umutlara, mutluluklara, göçlere, gülüşlere, gözyaşlarına tanıklık eden başlı başına bir tarihti adeta Kurul Kayası. Tahtına kurulmuş tüm dünyaya meydan okuyan bir imparator gibi kimseden korkmayan bir tavırla eteğindeki köy evlerine kol kanat germekteydi. Bu heybetli yapıya, Melet Çayı’na, asil duruşlu emektar ağaçlara doğru yol almaktaydım. Şahin markalı Kara Şimşeğimle birlikte ailemle hasret giderecektim bu güneşli pazar sabahında. Fındık hasadının başlamasına yaklaşık üç gün vardı. Her yıl bu zamanlar yani Temmuz sonu ile Ağustos başlangıcında fındık hasadına hazırlık yapılırdı.
           Bu zaman diliminde köy evlerinin yanı başındaki boş araziler ayrık otlarıyla kaplı olur. Fındığın serildiği ve harman diye adlandırılan bu boş arazilerde, toplanan hasadın daha iyi kurutulması için ayrık otlarının temizlenmesi de şarttır. Fındık bahçelerinde hasadı zorlaştıran ayrık otları hem harmanın hem bahçenin dolayısıyla da çiftçinin baş belası olur bu dönemler. Ayrık otlarından temizlenen harmanda kurutulan fındık, patoz denen ayrıştırıcı tarım makinesiyle çeç haline getirildikten sonra müşterisiyle buluşur, üreticisi için geçim kaynağı görevi üstlenirdi. İnsanın zor ayakta durduğu bu yamaç arazilerde yer alarak toprak kaymasına dur diyen fındık ağaçlarından -ocak ismindeki ağaçlardan- fındık toplayarak üretime katkı sağlayan üretken, emekçi insanların emeğinin karşılığını alamaması gerçekten içler acısıydı.

        Virajlı Karadeniz yollarını geride bıraktıktan sonra köydeki eve ulaşmıştım. Annemle babam müreffeh kahvaltı sofrasında beni bekler vaziyetteydi. Yaklaşık üç aydır görmediğim annem ve babamla hasret giderdikten sonra mısır ekmeği, pancar diblesi gibi sağlıklı yemeklerin yer aldığı sofrada kuş cıvıltılarının, hanımeli, ortanca ve gül kokularının eşliğinde kahvaltı etmeye başladım.

          Babamın ve annemin güleryüzlü ve neşeli sohbetiyle yaşadığım stres, sıkıntı ve yorgunluk vakumlu elektrik süpürgesiyle halıdan tozun çekilmesi gibi birden kayboluvermişti zihnimden. Havanın sıcaklığına sohbetin sıcaklığı ekleniyor, demlenen taze çay sohbetin koyuluğunu arttırıyordu. Sohbetin koyulaştığı bu dakikalarda mavi işçi tulumunu giymiş, elindeki tırpanla harmanını temizleyen karşı komşumu görmüştüm. İşine çok iyi odaklanmış, sanki hayattaki tek hedefini gerçekleştirircesine çalışıyordu.İşini bitirmek üzereydi.Bazı insanlar çalışmadığı zamanlarda boşluğa düşer, işe yaramaz olduğu kanısına varır.Alın teri dökerse huzur bulur,iş yapmadığı süre zarfında ise asabi, huzursuz,ve mutsuz olur.Komşum da böyle bir insan. Bu nedenle ben de komşumun yaptığı işi sona erdirmesini bekledikten sonra ‘’Napiyon İhtiyar Delikanlı? ’’ diyerek kendisine seslendim. Sesin nereden geldiğini kısa bir süre aradıktan sonra beni görmüş ‘’Ooo hoş geldin gara oğlum diyerek!’’ yanıma geldi. Elini öpmek için eğildiğimde hızla elini benden uzaklaştırmış, içten bir gülümsemeyle bana sıkıca sarılmıştı. Kendisini kahvaltıya davet ettikten sonra annem ve babamla başlayan koyu sohbet, İhtiyar Delikanlı’nın katılımıyla daha koyu bir hal almıştı.
         Çalışmaktan yorulmayan dirençli komşum tatlı diliyle, esprileriyle, nüktedan tavrıyla, hoşça vakit geçirmemizi sağlıyordu. Yetmişine merdiven dayamış, yaşına göre dinç, yemyeşil gözlerine elma gibi kıpkırmızı yanaklarının arkadaşlık ettiği ve bu arkadaşlığa pamuk gibi bembeyaz sakalının sonradan katıldığı sevimli bir yüzü, coşkulu bir ses tonu ve tertemiz bir kalbi vardı. Yüzündeki kırışıklıklar çileli bir yaşam sürdüğünü ele veriyordu her ne kadar dinç görünse de. Ununu elemiş, eleğini duvara asmış, fazlaca yaşam tecrübesine sahip bir insandı. Yaşadıklarını, komik anılarını anlattıkça aşka geliyor, deneyimlerini aktarmanın verdiği mutlulukla gülümsemesi katlanarak artıyordu. Bu sohbet sırasında bir süre konuya olan dikkatim dağılmış, komşumun acıklı hikayesi bir film şeridi gibi gözümün önünden geçmeye başlamıştı.
          İstanbul’da uzun yıllar iplik  fabrikasında ağır işler altında çalıştıktan sonra ustabaşı olarak emekli olan İhtiyar Delikanlı, yıllarca çektiği memleket hasretini köyüne dönerek eşiyle birlikte sona erdirmek niyetindeydi. Çocuklarının eğitimlerini tamamlayıp, meslek sahibi olmasını bekledikten sonra hayattaki tüm sorunlarını hallettiğini düşünüyor ve artık köyünde sağlıklı bir yaşam sürmek istiyordu.
       Bundan tam yirmi yıl önce yine bir pazar sabahı İhtiyar Delikanlı’nın evinden gelen feryat tüm köyün yüreğini dağlamıştı. Kilometrelerce uzaktan gelen acı haber darmadağın etmişti aileyi. Komşunun astsubay olan oğlunun terörist saldırı sonucu şehit olması bir ocağı daha söndürmüştü. Kalabalık insan topluluğu, askeri araç, rütbeli rütbesiz askerler, ambulans, sağlık ekibi, birden gözümün önüne geldi. İhtiyar Delikanlı’nın bir köşeye çekilip ölüm sessizliğine gömülmüş, çökmüş bir vaziyette için için ağlayan çaresiz duruşunu ve ağlamaktan gözleri şişmiş, komşularınca teskin edilmeye çalışılan, ayakta duramayan, gözyaşı döküp her feryadıyla insanın yüreğini dağlayan annenin o günkü halini asla unutamam. Ne zaman bir şehit haberi duysam o günkü manzara gelir gözümün önüne. Nice emeklerle yetiştirilen yirmi yıl boyunca bir meslek sahibi olsun, rahat bir hayat sürsün diye anne ve babanın hiçbir fedakarlıktan kaçınmayıp o yaşa getirdiği fidan gibi bir delikanlı hayatının baharı denebilecek bir yaşta hayata gözlerini yummuştu.Yirmi yıl boyunca verilen emek , yirmi yıl önce bir elin tetiği çekmesi kadar kısa bir süre zarfında yok olup gitmişti.Bu yok oluşa anne yüreği fazla dayanamamış, anne on beş yıl önce İhtiyar Delikanlı’yı yalnız bırakmıştı.İhtiyar Delikanlı ömür boyu unutamayacağı evlat acısının beraberinde getirdiği sağlık sorunlarıyla yaşantısına devam ediyordu. Doktorun verdiği tavsiyelere önceleri karşı çıksa da şimdi bu tavsiyelere riayet ediyor, ilaçlarını düzenli alıyor, temiz havanın hakim olduğu bu şirin köyde doğayla iç içe bir hayat sürüyordu.
         İstanbul’da yaşayan çocukları tarafından görevlendirilmiş aynı köyde yaşayan bir kadın haftanın üç günü gelir, İhtiyar Delikanlı’nın yemeğini pişirir, temizliğini yapar, çamaşırlarını yıkardı. Çocukları ise köylüye emanet ettiği babalarını yalnız bırakmaz, sürekli İhtiyar Delikanlı’yı ziyarete gelirdi. İstanbul’ da yaşayan çocuklar her daim babalarıyla aynı yerde yaşamak istiyor fakat İhtiyar Delikanlı’nın eşinin ve oğlunun hatıralarıyla dolu olan evinden asla ayrılmayacağını bildikleri için pek bu konu üzerinde durmuyordu.
        İhtiyar Delikanlı, acılarının etkisini azaltmak için kendini köy işlerine vermiş, fiziksel güç harcayarak ruhsal bunalımlardan uzaklaşma yolunu seçmişti. Emekli olmadan önce geçimini sağlamak için iplik fabrikasında ağır işler altında çalışıp hayatını sürdüren bu güzel insan emekli olduktan sonra da hayata tutunmak için yaşına göre ağır işlerde çalışmaktaydı. Kesinlikle köy işi yapmaktan gocunmuyor,alın teri dökerek vücudundan toksinleri,zihninden de olumsuz düşünceleri uzaklaştırmaya çalışıyordu.Acılarından ve sıkıntılarından kurtulup hayata tutunmak için mücadele etmekteydi.Mücadelesi arenada ölüm fermanı imzalanmış bir gladyatörün ölüme meydan okuyuşunu andırıyordu.Belki gladyatörler gibi kılıç,kalkan gibi silahlarla mücadele etmiyordu.Ancak savaşırken kullandığı bıçkı,orak,tırpan,balta gibi öldürmek için değil iş yapmak için üretilen silahlar; tarihe yön veren, devletlerin, uygarlıkların, imparatorlukların kaderini belirleyen öldürücü nitelikteki kılıcı,mızrağı ve daha birçok cinayet aletini tarihin derinliklerine gömmüştü.Bir başka deyişle kılıç saban karşısında hezimete uğramıştı.Kılıcı sabana karşı hezimete uğratan silahlardan biri olan tırpan bununla da yetinmemiş,bir başka tuhaf durumun yaşanmasını sağlamıştı.Edebiyatta kişileştirme sanatlarından alegori anlatılırken konunun anlaşılması için elinde terazi ve kılıç bulundurarak adaleti simgeleyen kadın Themis’ten; ölümü simgelemek içinde elinde tırpan bulunduran iskeletten yaralanılır hep.Tırpan ölümü anlatmaya yarayan bir simgeydi aslında alegori için.Ölümü anlatırken kullanılan bu simge kendini köy işlerine verdikçe acısından ve sıkıntısından uzaklaşan bu güzel insan tarafından hayata tutunmak için kullanılmaktaydı. İhtiyar Delikanlı ölüm simgesini ölüme karşı kullanmış, alegori sanatının kurallarını belki farkında olmadan alaşağı etmişti. Alegori sanatını bile çaresiz kaldığı bu durum çaresiz insanlara ilham kaynağı olduğu gibi, hayattan tat alamayan insanlar için de güzel bir örnek niteliği taşıyor aslında.







Yazan: Gürkan Koçak                             

6 Mart 2015 Cuma

3 kuruşluk 5 para

Ümit Aydoğdu ile oyunu Beş Para Etmez Varyete'den konuşurken söz sözü aştı. Öğrendik, düşündük, paylaştık; iyi de oldu.

- Bize bu oyunun oluşum hikâyesini biraz anlatabilir misiniz? Neden Brecht’ in oyunlarını uyarlamayı seçtiniz?

  Oyunun uyarlanması öyküsü 2005-2006 yıllarına kadar geri gidiyor.2005 yılında benim şu anda da çalıştığım Tiyatro Anadolu’da bu oyunu sahnelemek üzere bir çalışma yapmaya başladım, bunun için de 3 Kuruşluk Opera eserini aldım. Bu oyunu sahneleyelim diye düşünüyorduk, konuşuyorduk tiyatroda kendi aramızda. Fakat oyunda bazı handikaplar vardı. Türkiye’ de çok oynanan, bilinen bir oyun olmasına rağmen seyircinin yine de oyuna mesafeli kaldığı, anlamakta zorlandığı bazı yanları var. Oyunda İngiliz kültüründen bir sürü öğe geçiyor, oyunun geçtiği yer İngiltere’de Soho bölgesi. Bu bölgeyi tanımlarsak, bizim İstanbul’daki varoş kesimi karşılayabilecek, daha karanlık işlerin döndüğü bir yer olarak tanımlayabiliriz. Ama bu her seyircinin bilgi dağarcığında olan bir şey değil. Mesela oyunda
bütün bu olaylar kraliçenin taç giyme töreni sırasında gerçekleşiyor.  Kraliçenin taç giyme töreninin İngiliz kültüründe ne ifade ettiği ile bizim ülkemizde nasıl bir karşılığı olacak noktasında da açık noktalar var. Bunun gibi kültürel olarak bize uzak birçok yan var. Bir de Brecht’ in kendi sözü var o da şu: Bir soru soruyor kendi tiyatrosuyla ilgili: Epik tiyatro her yerde yapılabilir mi, uygulanabilir mi? diye soruyor. Sonra belli şartlar ortaya koyuyor.  Epik tiyatro benim yaptığım gibi her yerde uygulanamaz bunun için; bir, epik tiyatronun yapılacağı toplumun belli bir sanatsal ve kültürel aşamayı geçmiş olması gerekiyor diyor. Türkiye bu açıdan sınıfta kalıyor. Zaten hem Rönesansı yaşamamış,  aydınlanma çağını derinlemesine yaşamamış bir toplum olarak hem de epik tiyatronun ele aldığı konularda toplumsal olayları toplumsal aksaklıkları toplumsal açıkları bozuklukları suratına vurulmasına açık bir toplum olması gerekiyor diyor. Bu açıdan bunu Türkiye de yapabiliriz diye düşünüyoruz. Çünkü taşlamayı seven bir toplumuz,  aynı zamanda mizahı da bu anlamda kullanmayı seven bir toplumuz.  Brecht’in oyunlarında da böyle taşlamaya dayalı mizahı bir yan var ve eğlendiricilik öğesi çok yüksektir.  Brecht’ te aslında bu bir unsur; bir diğer unsur da, asıl bence önemli olan unsur, Brecht oyunlarının yazıldığı zamanda epik tiyatronun da hedeflediği bir şey bu;  seyircinin alışkanlıklarının kırıp günlük hayatta yasadığı olaylara başka bir gözle bakabilmesinin sağlayacak bir etki yaratacak tiyatro biçimiydi.  Bunun için yabancılaştırma etmenini kullanıyordu ve insanların oyunu izlerken gördüğü olaylarla günlük yaşantının karşılaştığı olaylara yabancılaşıp başka bir gözle bakmasını sağlıyordu. Şu soruyu soruyor: Çağımızın eğlencesi nedir?  Buna verdiği cevap da: İnsanların günlük hayatta yaşadığı şeylerin değişebilir, değiştirilebilir, günlük hayata etki edebilir olduğu. Yani günlük hayata etki edebileceğini görmesi eğlendiricilik yaratır diyor. İşte bu söylediğim olayların etki edilebilir, değiştirilebilir, hiçbir şeyin kader olmadığı düşüncesini seyirciye yansıtmak için Brecht bu tiyatro türünü, bu oyun biçimini oluşturdu. Ama aradan geçen yıllar 1930’lardan 1940’lardan bu zamana geçen zaman Brecht’i çok popüler bir hale getirdi. Brecht bizim için artık aykırı yenilikçi bir tiyatro adamı olmasının dışında tiyatro tarihinin önemli köse taşlarından, klasiklerinden biri haline geldi. Böyle bir tiyatrocunun klasikleşmesi, bir başyapıt niteliği kazanması da epik tiyatronun hedeflerine en büyük ihanetten bir tanesidir aslında. Çünkü Brecht’in eleştirdiği sistemin toplumsal olayların en önemli silahlarından bir tanesi aykırı olanları absörbe edip, içine alıp evcilleştirip zararsız bir hale getirmek. Bu da Brecht’in oyunlarından en çok ‘Üç Kuruşluk Opera’ya yapılmış bir şey. ‘Üç Kuruşluk Opera’ ilk Amerika’da temsilini yaptı, çok popüler oldu. Ondan sonra dünyanın her tarafında oynanmaya başlandı ve çok popüler bir tiyatro eseri olarak oynanma başlandı. ‘Üç Kuruşluk Opera’ müzikleri Kurt Weil’in konserlerinde çalınmaya başlandı. Frank Sinatra konserinde Mackie Messer’in şarkısını söyleme başladı. Louis Armstrong konserlerinde çalmaya başladı bu müzikleri,  birden bire çok rahat tüketilebilen bir meta haline getirildi. Dolayısıyla seyirciler de bu oyunu izlemeye geldiklerinde, bu müzikler duyduklarında, Brecht’ in hedeflediği yabancılaştırma etmeni yerine daha popüler bir etkiyle dinlemeye başladılar. Hatta bazı seyirciler sadece bu müzikleri dinlemek için oyuna gelmeye başladı. Dolayısıyla bu oyun epik tiyatronun hedeflediği unsurlar açısından etkisini yitirmeye başladı. Bu konuda ne yapılabilir diye düşündüm, bunun yollarından bir tanesi Brecht’ in hedeflediği ana unsurları göz ardı etmeden bu oyuna ait popülerleşen unsurları yeniden oluşturmak. Bunu da bizim  seyircimizin algısına yakın daha rahat anlayacağı bir biçime dönüştürmek; Uyarlamaya bu düşünceyle başladım ve oyunun yüzde 95 den fazlasını değiştirerek müzikleri, şarkı sözlerinin tamamını da değiştirerek, hatta bazı müzikleri kullanmayarak oyunu yeniden oluşturduk. Ama Brecht’in ön gördüğü ana olay çizgisine kurgusuna dokunmadık. Böyle olunca ortaya yeni bir oyun çıktı ama aynı zaman da bu ‘Üç Kuruşluk Opera’nın Türkçe söylenmiş bir versiyonu gibi düşünülebilir.  Nasıl Can Yücel, Shaekspeare’in  ‘Bir yaz Dönümü Gecesi Rüyası’nı ‘Bahar Noktası’ diye Türkçeye kazandırdıysa ve bunun adına çeviri demiyorsak biz; o bir çeviri değil artık yeniden  Türkçe söyleyiş biçimi diyorsak bu da biraz böyle bir nitelik taşıyor. Uyarlama ama oyunun bize özgü söyleyiş biçimi bize özgü bir anlatım biçimi. Bunun sahnelemesinde de bize özgü bir anlatış biçimi var, sahnelemeye baktığınızda da şeyi görürsünüz bizim geleneksel tiyatromuzdaki oyunsu mantığa çok yakın sahneleme biçimi, oynayış biçimi, oyunculuk biçimi. Dekora ihtiyaç duymaz, kostüme çok ihtiyaç duymaz, aksesuara süslü ışılara suna buna ihtiyaç duymaz. İhtiyaç duyduğu şey güçlü bir 'ensemble', güçlü bir toplu oyunculuk enerjisi, bunu yarattığın sürece de her yerde sokağın ortasında da oynayabilirsin.

-Oyunun karakterleri arasında gerçek hayattan esinlendiğiniz insanlar var mı?

Var. Aslında hepsi gerçek hayattan çok doğrudan izler taşıyan karakterler bunlar. Çünkü Brecht’in oyunlarında bu karakterler oluşturulurken toplumsal analizini yapmak için o durumdaki kişileri ele almıştır. Mesela Hortum Süleyman gerçek bir kişi, gerçek bir kişi derken oyunumuzdaki kişi değil ama o isimden esinlenmem uyarlamayı yaparken emniyet müdürüne Hortum Süleyman dememin sebebi  bir zamanlar İstanbul Beyoğlu’nda öyle bir emniyet müdürü vardı, lakabı Hortum Süleyman’dı.  Çünkü Beyoğlu’nda gözaltına aldığı eşcinselleri, dilencileri, hırsızları ya da potansiyel suçlu gördüğü kişileri hortumla dövüyordu. Bunların görüntüleri de çıkmıştı gazetelere,  ciddi şiddet uyguluyordu. O yüzden ona hortum Süleyman diyorlardı. Biraz ürkütücü bir karakterdi,  gerçek bir karakterdi. Ben de o ismi burada oyunda kullandım. Onun dışında doğrudan bir isim kullanmadım. Mesela Piç Ümit orijinal ‘Üç Kuruşluk Opera’da Peachum’ dur adı, ben o sesteşlik benzerlik açısından Piç Ümit’i kullandım. Bizim oyunumuzdaki Zeki Şeker Mackie Messel, hem bir ses benzerliği olsun hem de bizde karşılığı olsun. Zeki Şeker aynı zamanda isim olarak da hırsızların başında kafası çok iyi çalışan kurt gibi hani derler ya kafasından kırk tilki döner kuyruğu birbirine değmez öyle bir adam zeki, bir de kadınları tatlı dille bağlayıp kandıran biri olarak Şeker gibi tarif ediliyor ama lakabı da Ustura Zeki tehlikeli biri. Piç Ümit de öyle hem orjınal isimle benzerlik kurayım dedim hem de piç ümit dilencileri haraca bağlayarak onları dilendiriyor, dilenerek para kazanma umudu taşıyan yoksulların umutlarını, duygularını sömürüyor ve insanların duygularını da sömürerek para toplamaya çalışıyor ümitleri piç eden kişi anlamında. Semiramis Türk filmlerinde çok kullanılan bir isimdir o da aklı bir karış havada aşk, çiçek böcek peşinde koşan biridir aynı zamanda da Semiramis Türk filmlerinde kötü kadın karakterlerinin ismi olur genelde. Oyunun sonunda da Semiramis’in değişimini görüyoruz öyle bir kadına dönüşüyor yavaş yavaş. Saadet’ de parayla saadete inanan biri olduğu için Saadet. Böyle düşündüğünüz zaman isimlerin gerçeklikle çok bağlantıları var ama bunların hepsi aynı zamanda analojik anlamsal olarak da bir ikincil şey taşıyor. Tabi bunlar seyirciyi çok ilgilendiren şeyler değil, bunlar hani oyun kurulurken yazılırken düşündüğüm şeyler ama bunları oyuncularla paylaştığımda zaman zaman onlara farklı ufuklar açıyor. O rollere nasıl yaklaşacağını ya da o ismi duya duya o isimle karakteri oynarken birleştirerek ortaya fikirler çıkıyor, burada da bir sürü öyle fikirler geldi oyunculardan.


-Bir Akademisyen olarak konservatuarlarda verilen eğitimi nasıl buluyorsunuz?

Yaklaşık 20 yıldır eğitmenlik yapıyorum, üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışıyorum. Yüksek lisans ve doktora yaptım, bu alanda öğrenci olarak da uzun yıllar yer aldım. Ne yazık ki söyleyebileceğim en önemli şey çok tek boyutlu bir eğitim veriyoruz ve eski bir eğitim veriyoruz. Konservatuar Türkiye’de ilk kurulduğu zamanki eğitim modelinden çok sapmadan yeni yöntemleri denemeden, biraz böyle bu bir yöntem elimizde var aman bunu kaybetmeyelim başka bir şey ararsak boşluğa düşeriz, korkusuyla yeni eğitim modelleri denemiyoruz. Bu da hani Türkiye'deki genel akademik sitemden kaynaklı bir şey. Biraz tutucu biraz yeniliğe kapılı bir akademik sisteme sahibiz maalesef.  Böyle olunca da yeni denemeler yapmak isteyen eğitmenler için alan çok sınırlı ve engellerle dolu.  Ama öğrencilerin çok daha bu konuda kaygılar taşıdığını arayışlar içersinde olduğunu görüyorum. Onlar beklentileri yüksek belki hocaları onlar ateşliyorlar daha yeni şeyler araştırmak üzere. Arada güzel şeyler çıkmıyor değil, çıkıyor. İyi hocalar, iyi sınıflar, iyi modeller gelişiyor zaman zaman ama bunlar maalesef ne uzun soluklu oluyor ne de bir sistem haline oturup genelleşiyor. Bence en büyük eksiklik bu. Onun dışında söyle bir gerçeklikte var tabi; bir sürü konservatuar, bir sürü tiyatro okulu var ama o kadar tiyatro, o kadar çok çalışma alanı yok Türkiye’de. Dolayısıyla bu kadar çok oyuncu yetiştirip dışarı salıp onları herhangi iş kolunda nasıl çalışacakları konusunda bir alan yaratmadan eğitmek de çok anlamlı değil. Öğrencinin hedefini ve ne için çalışacağını belirlemeden aldığı eğitimin de havada kalacağını düşünüyorum.

Sizin için direniş ve tiyatro kelimeleri yanyana ne ifade ediyor?

Tiyatro özü itibariyle konularını hep çatışmalar üzerinden alır. Yani çatışmanın olmadığı yerde sağlam bir tiyatro eseri gerçekleşemez, olamaz! Direnişlerde belli çatışmalar üzerinden doğan şeylerdir. Yani insanların, kendilerini baskı altında tutan, kendi yaşamlarını tehdit eden, üzerlerinde hissettikleri kimi baskıları, kimi tehditleri bertaraf etmek üzere ayağa kalkışını temsil ediyor direniş denilen şey-bu aktif direniş de olabilir, pasif direniş için de aynı şey söylenebilir. Dolayısıyla tiyatro hiçbir zaman bunu gözardı etmemeli, edemez. Tiyatroyu politik olan-olmayan gibi alanlara da ayırmak çok doğru değil bence. Çünkü tiyatroda anlatılan herşeyin, toplumsal konuları da ele alsa, ailevi konuları da ele alsa mutlaka içinde bulunduğumuz durumun siyasi yanıyla ilgili bir yansıması vardır, olacaktır. Bundan kaçınamayız. Dolayısıyla tiyatroyla direniş yanyana gelemeyecek kavramlar değil. Ama bence tiyatro sanatı Türkiye’de kimi ülkelerde gördüğümüz kadar büyük, vazgeçilmez bir ihtiyaç olmadığı için; hergün günlük yaşantıda karşılaştığımız ve içinden çıkamadığımız sıkıntılara karşı duyduğumuz başkaldırı isteğiyle çok yanyana gitmiyor, hiçbir sanat kolunda olduğu gibi ya da eğitim alanında olduğu gibi ya da basın ya da herhangi bir iş kolu. Bizim hayatımız Türkiye’de o kadar birbirinden kopuk ki; bir işimiz var, bir ailemiz var ve bir de içerisinde yaşadığımız toplum hakkında yaşadığımız rahatsızlıklar var, bunları hiç bir arada bütünleyemiyoruz. Bunu bütünleyemediğimiz zaman da, örgütlenme denen şeyi yapamıyoruz. Örgütlenmeden de toplumdaki hiçbir problem çözülmez. Yani önce örgütlü olması lazım toplumun problemlerini çözebilmesi için. Ama bizdeki direniş… En şaşırtıcı örneği de bu yaz yaşadığımız şeydi Türkiye’de, Türkiye’de daha önce karşılaşmadığım ve daha önce de bir yerde okumadığım, görmediğim müthiş bir direniş anlayışıyla karşılaştım. Türk toplumu için hafızası zayıf, vurdumduymaz, hiçbir zaman ayağa kalkmaz, koyun gibi bir toplum tanımlaması yapılırdı hep ama gördük ki öyle değil. Özellikle gördük ki yeni genç kuşak böyle değil. Yani sadece bu Türkiye için geçerli değil, bütün dünyanın gözünü çevirip şaşkınlıkla izlediği ve her fırsatta biliyorsunuz yani; Türkleri belli şeylerle tanımlarlar: Ya çok sigara içen insan Türktür derler, ya yırtıcı, saldırgan kavgacı insan türktür derler ama geçen yaz bütün gazetelerin manşetleri dünyada Türklerin iki ağaç için nasıl ayağa kalktıklarını yazıyorlardı. Bunu anlamakta zorlanıyorlardı. Türkler bunu nasıl yapıyor diyorlardı. Tabiki o iki ağaç için değildi ama, Türklerin örgütlü olmadığı halde, böyle hep birlikte ayağa kalkabileceklerini görmeleri bütün dünyayı şaşırttı, açıkcası beni de şaşırttı. Ve öyle bir yaz yaşadığım için de gerçekten de heyecan duydum, mutlu oldum. Unutulmaz bir tarih olacak o Türkiye açısından. Umarım bunun devamı gelir, bu toplumdaki insanlar gençleri gibi her zaman bu duyarlılığı sürdürür ve zamanla bunun hem aile yaşantılarıyla, hem aile yaşantılarıyla, hem de sanatsal yaşantılarıyla bağı da kurulur. O zaman örgütlenmeye başlarız işte, o zaman örgütlü bir toplum haline geliriz. Dolayısıyla ben tiyatronun bununla elele gitmesini düşünüyorum ama şu anda öyle olmadığını söylemek zorundayım.
Geçen yaz Türkiye için bir umut ışığı oldu, peki tiyatroda da gençlerden beklentiniz var mı?
Kesinlikle var. Herkes hemfikir, Türk Tiyatrosu’nda bir canlanma var. Geçtiğimiz 15 yıllık bir süre içerisinde Türk Tiyatrosu’nun neredeyse durma noktasına geldiğini görmüştük. Ödenekli tiyatrolar da, özel tiyatrolar da… Bir bir salonlar kapandı, oyunlar durdu, çok köklü tiyatrolar durma noktasına geldi fakat geçtiğimiz 4-5 yıldır bir canlanma hareketi başlıyor ve bu sene son yılların en yüksek noktasında, önümüzdeki sene daha da yükselecek bence, bunu yapan gençler. Şu anda İstanbul’da sadece bir gecede yaklaşık 350-400 tane oyun perde açıyor. Bunun rahatlıkla 250 tanesini, bu genç tiyatrolar yapıyor. Her apartman dairesinde bir tiyatro kurdular nerdeyse, 40-50 kişilik salonlar kurdular. Bunu da kendi aralarında yapıyorlar, herhangi bir destek almadan, birbirlerine destek atarak. Bir tiyatro kuruyorlar, kurulacak yeni bir tiyatro yararına bir oyun oynayıp ona destek yapıyorlar. Seyircinin de ilgisini çekmeye başlıyor bu. Nitelik açısından öyle mi? Nitelik açısından henüz o aşamaya gelmiş değil bu genç tiyatrolar. İçlerinde çok nitelikli eserler de var, ama bu büyük çoğunluğun niteliği böyle değil. Ama bu bence hiç önemli değil. Birkaç yıl sonra nitelik de yükselecek aralarında, belki de 10-15 yıl sonra, bu genç tiyatroların içerisinden çok önemli tiyatro adamları çıkacak-ki şu anda bile çıkıyor yavaş yavaş-ve onlar Türk Tiyatrosu’nun şu andaki eskimiş, köhnemiş halini ayağa kaldıracak. Bence gençler gezi’de yaptıklarını tiyatroda da yapacak yeter ki onlara alan tanınsın, fırsat tanınsın ve yaptıkları şeyler görünsün. Bence en önemli şey; tiyatro yazarlarının, tiyatro eleştirmenlerinin, akademisyenlerin onları görmesi, onların farkında olması, onları gelmezden görmedikleri sürece bence yeni tiyatrolar, genç tiyatrolar çok önemli bir adım atacaklar Türk Tiyatrosu’nda.
 
Sanatta hatta tiyatro özelinde evrensellik sizin için nedir?

Evrensellik anlatım diliyle ilgili birşey bence. Anlatılan şeyler, belli konular dışında yerel motifler taşımak zorunda. Yani benim hissediş biçimim, algılayış biçimim ve duygularımı ifade ediş biçimim ister istemez kendi yaşadığım kültürün coğrafyanın kültürünü, etkilerini taşıyacaktır. Bu yerel hissediş biçimi anlatmak istediğim şeyin çağdaş ve küresel boyutta paylaşıma açılabileceği bir dile evrilmesi gerekiyor. Hissettiğim problemleri, kurtarmak istediğim düşünceleri Amerika’da bir insanın anlayabileceği bir dil oluşturabildiğim zaman sanatın evrensel diliyle konuşmaya başlamış olurum. Ama anlattığım şey yerel olabilir. Dolayısıyla o insanlar da benim yerel problemlerimin evrensel nitelikte anlatım biçimleriyle karşılaştıklarında ortaya ortak bir dil çıkar. Sanatsal, ortak, evrensel bir dil. Bu dil doğrultusunda ayrışımımızı yerel değerlerle evrensel değerler arasında gidip gelen büyük bir kültürel platforma dökebilir sanat, insanlık. Bence en büyük özelliği de budur sanatın. Aksi takdirde, evrensel değerleri sanatın yakalaması için, evrensel bir yazım biçimine, evrensel bir anlatım, hissediş biçimi oluşturması gerekmiyor. Ama anlatım biçimi önemli, aslına bakarsanız bu mikro düzeyde de böyledir yani bir sanat eserinin ne anlattığı önemlidir belki ama daha önemli olan şey nasıl anlattığıdır. Dolayısıyla bir sanat eserinin izleyicisi- bu oyunsa seyircisi, kitapsa okuyucusu, resimse izleyicisi- onun alıcısı zaten bir sanat eseriyle karşı karşıya tesadüfen gelmediyse ki bu tesadüfen karşı karşıya gelmeler bence sanatta çok azdır. İzleyiciler bilinçli olarak eserleri seçerler. Yani burada, Ankara Sanat Tiyatrosu’nda bir oyun seyretmek için izleyicinin, gelip burda bir oyun izlemesi gerekir dolayısıyla bu bir seçimdir. Ya da bir kitap alıp okumak için birinin gelişigüzel bir kitap alıp seçtiği çok nadirdir. Gider, bakar; ya istediği bir yazarı alır okur. Ya da istediği bir konuda kitap seçer okur. Dolayısıyla zaten o konuyla ilgili bir merakımız, bir aşinalığımız, o konuya bir ilgimiz vardır. Sanat eserlerine, izleyici, okuyucu ya da alıcı olarak yaklaştığımızda. Ama asıl bizi ilgilendiren şey, o sanat eserinin anlatım biçiminin ne olduğudur. Bizi sanata daha çok bağlayan, bizi sanattan keyif almaya yönlendiren şey onun anlatım biçimidir. Dolayısıyla bir oyunda -Brecht oyunu oynuyorsanız eğer Brecht zaten toplumsal açıdan çok kritik noktaları ele alır- o teksti hiçbir şey yapmadan oynasanız bile-yine brecht örneğini verirsek- Brecht zaten toplumsal olarak çok kritik noktaları ele alıyor. O tekste hiç dokunmadan oynasanız bile seyirci sizin yerinize zaten çok kritik, toplumsal meseleleri algılayacak. Ama o brecht oyununu oynayış biçiminiz, o seyircinin bundan sonraki sanata bakış biçimini, sanata yaklaşım biçimini belirleyecektir. İşte anlatım biçiminden kastettiğim de bu, anlatım biçimi ne kadar sanatsal boyutta nitelik açısından gelişirse bir toplumun sanatı da o açıdan evrenselliğe doğru adım atabilir. Aksi takdirde biz evrensel sanat yapacağız diyip istediğimiz kadar Shakespeare’leri alıp oynayalım. Yani o kitapta yazanın aynısını sahneye taşıdığımız sürece bu bir anlam ifade etmeyecektir. Ama biz shakespeare’i alıp kendi anlatım dilimizi zengin bir biçimde oluşturursak iste o zaman shakespeare’in bizim toplumumuz tarafından algılanışını evrensel platforma taşıyabileceğiz. O zaman da sanatsal arenada bizim bir dilimiz olur. Şu anda dilimiz yok. Ne yazık ki 1940’lı yıllardan beri en çok övünülen şey, -işte efendim devlet tiyatrosu İngiltere’ye gitmiş bir Shakespeare oynamış, aynı onlar gibi, ağızları açık kalmış, Fransa’ya gitmişler bir roller oynamışlar aynı komedi-fransız’daki gibi. Eee? Eee yani? Adamlar yarım ağızla gülerek ‘ulan Türkler geldi burada bir oyun oynadılar, bizim gibi oynadılar’ diyorlar. Halbuki: Türkler burada bir oyun oynadılar, öyle bir anlatım biçimleri vardı ki; Shakespeare’i bizim anladığımızın çok dışında bir sanatsal boyutta ele aldılar ama bize de çok keyif verdiler’ demeleri gerekiyor, bunu oluşturmamız lazım, buraya kadar bu olmalı. Bundan sonrası için Allah kerim bakacağız.

Devlet tiyatrosuna baktığımızda genelde benzer şekillerde Shakespeare, Çehov oynanıyor. Bu seyircinin kendiyle bağ kurmasına engel bir durum değil mi?


Seyirciler Shakespeare oyunlarından sıkılırlar, Shakespeare okumaktan da sıkılırlar. Çünkü Shakespeare’i herhangi bir çağdaş anlatılış biçimiyle, sahneleniş biçimiyle görmüyorlar. Ya da görüyorlarsa da fazla zorlama-hani tam uç örneğinde- aşırı tepeden bakan, kafasına vuracak kadar ‘bak ben yorum yaptım, al sana ulan reji, daha ne istiyorsun’ gibi çok tepeden bakan bir yaklaşımla görüyorlar. Seyirci yine anlatım dili açısından bir ortaklık kuramıyor. Dolayısıyla öyle bir dil yaratılmalı ki seyirci ben shakespeare izliyorum şimdi düşüncesiyle izlememeli, sahnedeki sanat eserinin kendi bütünlüğü içerisinde bir ilişki kurmalı. İster izlediği Shakespeare olsun, ister Haldun Taner olsun, ister Moliere olsun, ister Euripides olsun, ne olursa olsun. Sakat mantık şu: Shakespeare oynuyoruz taytları giyelim, Euripides oynuyoruz hadi maskları takalım, çarşafları geçirelim üstümüze… Bu değil ki! Bakıp kitaba Euripides oynadıkları zaman İÖ500’de böyle oynuyorlarmış. Eee? Bugün de mi öyle oynayacağız? Toplum öyle değil ki. Burası antik yunan değil. Ben öyle değilim. Ben niye sahneye çıkıp onlar gibi davranıyorum? Bugün nasıl anlatmam gerekiyor; Oyun ne anlatıyor? Derdi ne? O derdini nasıl anlatacağım bunu bulmak lazım ve bu estetik dili, bu sanatsal dili ne kadar sağlam ve ne kadar seyirciyle ilişki kuracak biçimde yaratırsak bizim de evrensel arenada kendi sanat dilimizi oluşturmak konusunda adım atmamız mümkün olacak. Şu anda değil. Şu anda hala peruka takıp, taytları giyip, sahneye çıktığımızda Shakespeare karakteri oldum diye düşünen bir tiyatro anlayışımız var. Bunu üzerimizden atmamız lazım.

(Sıla Güven'e desteği ve yardımı için teşekkürler.)

5 Mart 2015 Perşembe

TİYATRO & DİRENİŞ

Bazı eylemleri insan yaşamının içine çok kolay,hiçbir çekince duymadan adapte edebiliyoruz.Yemek,içmek,uyumak,gezmek,okumak,izlemek ve buna benzer onlarcasını.Bunlar olmazsa olmaz,bunlar olursa insan tam olur diye düşünüyoruz.İnsanı insan yapan belki bunlar gibi eylemler olabilir,ancak insanı ‘birey’ yapan,ona farkındalık katan çok başka olgular da bulunmaktadır yaşamda.
Yaşarken ‘insan’ kavramının içini dolduracak eylemlerde de katmalı hayata.Bir şeyi okuyorsak sadece okuyup bırakmamalı,bir yandan gözleriyle okurken,aklıyla da okuduğunu sorgulamalı.Biri bir şey söylüyorsa sadece kulaklarını açıp dinlemekle kalmamalı,varsa bir aynı yada karşı düşüncesi o düşüncesini de muhatabıyla paylaşmaktan çekinmemeli.Her insanın bir ‘öz’ü vardır.Savunduğu,savunmadığı,katıldığı,katılmadığı fikirler vardır.Kendince doğruları vardır,insanlığa karşı yapılan gördüğü yanlışlar vardır.Yemeğinden,geçiminden,birkaç fazla ülke gezmesinden,lüksünden daha önemli olan,hiç bir koşulda hiç bir şeyle takas edemeyeceği bazı öncelikleri vardır.’Ben’cil kavramlar değil,‘biz’cil kavramlardır bunlar.Özgürlük,adalet,eşitlik - ancak buradaki eşitlik var olan her insana aynı şeyin verilmesi değil,var olan her insanı önce eş seviyeye getirip sonrasında onlara aynı imkanları sunmaya çalışmak olmalıdır. - barış,toplum huzuru,insanlık,merhamet,vicdan gibi kavramlar.

Biri sana gelip bir an bir şey yapsa ve canın acısa ‘ah’ der,o an hissedersin acını.Ama biri gelip insanlığa bir şey yapsa ve insanlığın canı acısa ama o an fark edilemeyip ‘ah’ diyemese,sen de buna göz yumsan ne olur?O an sesi çıkmayan o acının sesi çok sonra da olsa senden çıkar,seni inletir.Seni insan yapan değerlere,senin insan olarak yaşayabilmeni sağlayan değerlere el uzatıldığında yapılacak şey göz yummak olmamalı; ‘Direnmek’ olmalı. Masum insanların yüzünde bir burukluk varken,zalim insanların yüzü hep gülüyorsa orada bir yanlış var demektir;karşı çıkılması gereken bir yanlış,bir adaletsizlik,bir vicdansızlık.Biz buna göz yumarsak, ‘Burada bir yanlış var,insan olmak böyle bir şey değil’ demezsek o zaman ne farkımız kalır dilsiz,zihinsiz dağtan,taştan,topraktan.
‘Direnmek’ deyince akla hemen bir ‘çatışma’ ortamı gelebilir.Ancak bu algı,bize kavramın anlamını çarpıtmaya çalışanların empoze ettiğinden başka bir şey değildir.’Direniş bir çatışma değildir.’ Direniş; insanın değerlerine el uzatana vereceği cevaptır.Direniş; haksızlığı kabullenmeyeceğini en hakkın olduğu şekilde karşı tarafa iletmendir.Direniş; kimi zaman üstünde yaşadığını,kimi zaman içinde taşıdığını el uzatanlardan,kötü fikirlilerden korumaktır.Sorgulamaktan korkmamak,düşünmekten çekinmemektir,bir uyanıştır direniş.İnsan olmanın,kendine ve değerlerine sahip çıkmanın,insanca yaşamanın bir gereğidir direnmek, ‘Ben yaptım olacak’ zihniyetine karşı çıkmaktır.
Bu hayatta ‘hakkını aramak’tan daha masum bir eylem var mıdır?Kim hakkını arıyor,hak ettiğini bulmak istiyor diye suçlanabilir?

Bir tiyatro sahnesine gidelim mesela.Oyun başlasa,orada bir karakter görsek.Ülkesini karanlığa sürüklemek isteyenlere ses çıkarıyor,direniyor,sonunda da başarıyor.Mutlu son;insanca yaşayan bir memleket ve onun temiz insanları.Özenmedik mi o karaktere şu an?Biz de onun gibi olsak,hakkımızı arayıp kafa tutsak yanlışlara,sonunda da zafer elde etsek demedik mi içten içe?Dedik.Ne duruyoruz öyleyse?Bir şeylere ses çıkarmak için hiçbir nokta geç kalınmış nokta değildir aslında.O karakter oyunda ülkesini kurtardı,biz de o karakteri kurtaralım gerçek yaşamında.Günümüz döneminde bir direniş de işte bu ‘Tiyatro’ sahneleri için mevcut.Tiyatro sahnelerinin de tiyatro sanatının da üzerinde pis eller geziyor son zamanlarda.Belki de hiç tiyatroya değmemiş bile olmasına rağmen,tiyatronun zararlı bir şey olduğundan çokça emin olan pis eller,ahkam kesen zihinler.Sanatın ‘aydınlık’ bir şey olduğunu çok iyi bildikleri için,kendi var etmek istedikleri ‘karanlık’ta ona yer vermek istemeyen pis zihinler. Bir oyun izleyen insanın aklında bir sürü düşünce oluşur.Kiminde kendine pay çıkarırsın,kiminde evrensel düşüncelere dalarsın,kiminde de düşüne düşüne işin içinden çıkamazsın.Kısaca ‘yaşadığını’ hissedersin.İyiyi görürsün,doğalı görürsün,aydınlığı görürsün. Geçen sezon Ankara Devlet Tiyatroları’nda her oyun başlamadan önce Rüştü Asyalı’nın sesinden duyardım;

‘Her oyun bir şölendir, bir aydınlanma şöleni.’
Annem bu sözü çok sever,her oyundan önce duydukça tebessüm ederdi.Biz o an aydınlanırdık daha oyun başlamadan.Ancak o anons bu sene yok ve annem artık oyun başlamadan önce o tatlı tebessümünü etmiyor.Ben sırf bunun için bile tiyatroya el uzatanlara,aydınlığımızı yok etmeye çalışanlara ses çıkarabilecekken düşünsek ki tiyatrolar artık yok,işte o vakit seslerin en büyüğünü çıkarmamız gerek.O yüzden değerlerimizi,bize yaşadığımızı hissettiren tiyatro oyunlarımızı kaybetmeden hakkımızı aramak için harekete geçmek gerek.Yanlış olanları yüksek sesle söylemek gerek ki ortada olanların,haksızlıkların farkında olduğumuz anlaşılsın.Aydınlığa giden yolda önümüze engel olarak konan şeyleri tekrar önümüze koydurmayacağımız anlaşılsın,bizde bu gücün olduğu anlaşılsın.
‘Protesto bana neyin yanlış geldiğini söylememdir,direniş ise benim için yanlış olanın tekrar vuku bulmamasını sağlamamdır.’ – Ulrike Meinhoff
Haksızlıklara susan bir toplum olmak yerine,hakkını arayan,ışığın peşinde koşan bir toplum olunabilinirse o zaman kazanç elbet bir gün doğrunun,doğrunun peşinde olan toplumun olacaktır.
‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ diyorsan bil ki o yılan sana dokunmasa da var ve sen ne kadar hareketsiz kalırsan o o kadar hızlık hareket edecek ve gelip seni bulması da hiç uzun sürmeyecek. O yüzden öyle deme;insanlığı kaybetme,iyiliği kaybetme,ülkeni kaybetme,aydınlığı kaybetme,sanatı kaybetme,haksızlığı kaybet,o pis elleri yok et. İşte o zaman ses çıkarmanın ne kadar etkili olduğuna sen bile şaşıracaksın. ‘Direne direne kazanacak’,’Her yeri aydınlık her yeri sanat’ sen yapacaksın..
           


Elif BUYURGAN







GERÇEK’TEN DÜŞÜNDÜKLERİ


Ankara Seyircisi genel kanıya göre özeldir, ne düşünüyorsunuz?

Hakan Gerçek: Ankara seyircisi her zaman özel bir seyircidir. Tiyatroya başladığımdan beri her yıl muhakkak gelirim, bu da neredeyse 30 yıla karşılık geliyor. Burada Devlet Tiyatrosu’nun ve Ankara Sanat Tiyatrosu’nun oluşturduğu bir gelenek olduğu için Ankara seyircisi her zaman çok iyi karşılıyor bizi, en azından ben öyle görüyorum. Daha önce Kenter Tiyatrosu’yla da geldim şimdi kendi tiyatromla geldim her zaman oyunlarımız güzel geçiyor ve seyirci güzel bir ilgi gösteriyor.

Peki Tiyatro Gerçek’i kurarken o heyecan-büyük bir heyecandır elbette tahmin edebiliyorum-hedef ne idi? O gün gözünüzde Tiyatro Gerçek nereye gitsin istediniz, bugün yolun neresinde bulunduğunuzu düşünüyorsunuz, ne kadar ilerlediniz?

Hakan Gerçek: Tiyatro Gerçek’i biyografiler ile yürütmek istiyordum, öyle kurdum zaten. Başlamamın sebebi de o. Şu an da Savunma var, Clearence Darrow arada, üç sezon önce Cemal Süreya var: “sanat" oyunumuz… Geçen sene yaptığımız, 3 kişilik olarak sahneye koyduğumuz; aslında bir gerçek yaşam öyküsü, gerçek yaşam hikayesi kurgusu. Ben hep bu tarafa daha çok eğileyim dedim. Gerçek yaşamlar olsun. İlla tek kişilik olması gerekmiyor. Hedefim buydu. Bu hedefi de büyük oranda gerçekleştirdim aslında. Tabii ki daha geniş kadrolu projelerde olacaktır.

Sezinlemiştim ancak pek de anlayamamıştım doğrusu amacın bu olacağını

Hakan Gerçek: Amaç aslında bu ama tabii ki arada; "Annem Yokken Çok Güleriz" diye bir komedi yaptık: Bir irlanda kara komedisi. Böyle oyunlara da yer verilecek. Ama ağırlık olarak ben, biyografileri seviyorum. Seyircinin de bu oyunlara çok ilgisinin olduğunu düşünüyorum. Biraz daha Performans Tiyatrosunu seviyorum. Yeni bir şeyler denemek gerektiğine inanıyorum her zaman. Şimdi biraz da aslında bizden eserleri  gündeme taşımak gerekiyor. Bizi anlatan oyunları. Gerçi işte Savunma oynuyoruz. Savunma,1890'ların Amerikasını anlatıyor, ama bugünün Türkiyesiyle de örtüşüyor, zaten evrensellik bu. Şimdiki hedef biraz daha bizden hikayelerin sahneye taşınması. 

Peki seyirci arayışını siz nasıl değerlendiriyorsunuz hazır konu oraya da gelmişken; aslında bir süre sonra tiyatroların özel seyirci kitleleri oluşuyor. Her duruşun her ilerleyişin. Ancak bu biraz derdini anlatmak isteyen tiyatrolarda, kısıtlanmaya doğru gitmeye başlıyor. Bir süre sonra zaten sizi bilen sizinle aynı yolda yürüyen seyirciler salonu doldurmaya başlıyor. Siz bu açıdan ne düşünüyorsunuz? Yani seyirciyi tiyatro mu yönlendirmeli, yoksa zaten seyirci doğru yolu bulur mu?

Hakan Gerçek: Yok canım, seyirci doğru yolu…İyi eserler izlerse bulur bence. Seyirci yetiştirmek de yine tiyatroların işidir, görevidir. Bizim seyircileri yönlendirmemiz gerekir elbette ama, toplumumuzda öyle bir seyirci yetişttirirsiniz ki artık o seyirci neyi izleyeceğini, yolunu rahatlıkla buluyordur. Tiyatro salonlarını dolduruyordur. Ama bazen umutsuzluğa kapılıyorum. Şu anlamda…Tiyatro kitlelere ulaşması anlamında, kitleler tarafından sevilmesi anlamında ya da tiyatro salonlarından kulislerinden bütün tiyatroyu kaplayan bina içerisinde de söylüyorum umutsuzluğa kapılıyorum turne yaptığım gezdiğim tiyatroları görünce, bu da şunu düşündürüyor: Kitlelere ulaşması adına da bu kadar da teknoloji gelişmişken; Muhsin Ertuğrul’un bıraktığı tiyatronun fikir olarak gerisindeyiz gibi geliyor bana. Yani sizi yönetenlerin bu işi nasıl askıya aldıklarını ya da birebir engelleme olmasa bile içten içe... eğitimsiz bıraktığınız zaman elbette sanat geride kalıyor.

Bir de oyuncu yetiştirme konusu … Atölye Gerçek projesini de gördüm araştırırken ama biraz askıya alınmış gibi, son durumu nedir Atölye Gerçek’in?

Hakan Gerçek: Ben onu bıraktım şu anda. Çünkü çok yoğun turne programı oyun programı ve tiyatroyu sürdürebilmek için dışarda yaptığım işler var. O yüzden biraz askıya aldım, neredeyse unutmaya başladım. Çünkü beni tatmin etmiyor. Kendi tiyatromda "konservatuara hazırlık" adı altında bir şey olmasına karşıyım. Konservatuar sınavlarının sitemine karşıyım çünkü, yanlış görüyorum bir konservatuar mezunu olarak. Konservatuarda eğitmenlik se yapmış olmama rağmen. Benim işim konservatuara öğrenci hazırlamak değildi. Bunu yapan arkadaşlar da var, onlara da saygı duyarım. Ama bu yüzden. Atölye Gerçek’i durdurduk. Ama bazen böyle 10-20 kişilik gruplar, iyi kursiyerler bulursak onlarla atölye çalışması yapıyoruz. Nitekim benim daha önce atölye çalışması yaptığım arkadaşlardan biri: Rüzgar Aksoy, o da geçen sene Sanat oyununda başrollerden birini oynadı ve hatta Afife Jale Ödülü aldı. Benim için daha büyük mutluluk kaynağı olamaz. Ama şu anda eğitim olayı askıda.

‘Alay’lılık ve konservatuar eğitimi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hakan Gerçek: Bence tiyatronun yönü birdir; hocalarınız, ustalarınızla alakalıdır. Ben ilk başta, bu işi seven gönül veren kendini bu yola adamış bir insanın tiyatro adamı olacağına inanıyorum. Bunlar da ille de bir eğitimden geçmeli; ama alaylı ama mektepli… Dışarda alaylı olan, ama çok büyük ustalar var, o yüzden illa ki konservatuar olması gerekmiyor ama illaki eğitim olması gerekiyor. Bir Rüzgar Aksoy’dan örnek vereyim. Yine, bir konservatuar eğitimi almadı ama benim yanımda atölyede yetişti, şimdi hala değişik ustaların yanında o görgüsünü tamamlıyor. Bu çok önemli. Akademik eğitimi ben aldım. Çok değerli elbette; Müşfik Hoca beni eğitti, benim şansım buydu. Bunun adı alaylılıksa eğer; bir özel tiyatroda, hem onun yanında, hem konservatuarda yaşayarak öğrendim. İkisini karşılaştırmak çok daha keyifliydi. Ama ben hedefin tiyatro olduğuna inanırım. İki taraftan büyük ustalar da var, iki taraftan çıkamamış adamlar da var. Ama tabii şöyle bir sistem var konservatuarda eğitim alırken haftalık belli saatler de; şan dersi, eskrim dersi belli periyodlarda alıyorsunuz. Tabii ki sistem olarak şekle sokar sizi, bir havaya da sokar. Konservatuarda müzik bölümü, şan bölümü var. Bu da bir motivasyon: Diğer bölümlerle etkileşmek, onların sanatını da incelemek... sizi belli bir disiplinde eğitir okul, 4 yıl konsantre olursunuz bunun için iyidir. Önemli olan bu sistemin içinde daralıp kalmamaktır. Bunu sağlayan da hocalarınız olur, onların görevidir bu. Bizim de okuduğumuz dönemde değişik hocalarımız vardı; Müşfil Kenter, Zeliha Berksoy… Değişik değişik hocalarımız vardı. Her birinden muhakkak farklı şeyler alıyorsunuz. Birine kendinizi yakın hissediyorsunuz. Tek bir usta olmaması alaylı eğitime nazaran kıymetlidir.

Tek bir ustanın enstrumanına göre hareket edip bir şeylere öykünme durumundan bahsediyorsunuz sanıyorum usta-çırak ilişkisinde.

Hakan Gerçek:Ama her sanatta bu biraz böyledir. Herkes önce birilerini taklit eder. Resim sanatında da böyledir, şiirde de, tiyatroda da. Önemli olan bir yerde kendi yolunuzu bulmanız. Kendinizi geliştirmeniz gerekir, yani bu biraz da çırağa bağlı.

Son olarak SAVUNMA dan biraz bahsetmek istiyorum. Siz avukat olarak savunmanızı yaparken juri mi biziz, yoksa biz halk olarak mı oradayız? Anladığım kadarıyla oyunu seçerken biraz da Türkiye gündemine gerçeklerine uyması göz önüne alınmış.?

Hakan Gerçek:Ben seçtiğimde Türkiyeye bu kadar uymuyordu açıkçası dürüst olmak gerekirse  Türkiye çok ilerliyor bu açıdan (gülüşmeler) Ben bu oyunu 1-2 sene önce seçmiştim. Bir hukuk mücadelesi olduğu, hukuksuzluğu ele aldığı için, bir de bir portre bir hayat hikayesi olduğu için. Başladıktan sonra bizim ülkemizde o kadar hukuksuzluk gelişti ki; bizim gündemimizle uyuştu, örtüştü. Bu benim yaptığım değil, bizi idare edenlerin yaptığı bir şey. Bize bir yönden katkı sağlamış oldular. (gülüşmeler) Seyirci zaten "aa ne kadar da bize benziyor tepkisi veriyor" illa ki Türkiye de olması şart değil, hukuksuzluk Amerika’da da olabiliyor. Ama bugün ülkemizde katledilen gençlerin hikayeleri de günün birinde elbet yazılacak ve oynanılacak. Elbette bunun daha zamanı var. Neler olup bitecek bu utanç vakasının sonu, nereye gelecek? Biz utanmalıyız bu çocukların ölümünden. Ustaların yazdıklarını nasıl bugün hala okuyor oynuyor, izliyorsak ; gelecekte de öyle olacak bu olaylar. İşte nasıl Haldun Taner gibi bir ustanın oyunlarına bakıp, sanki bugün için yazılmış diyorsak, hala güncel diyorsak, hepsi aynı. Bir Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’a bakıyorsunuz hala aynı. Evrensel olarak kalmış. Savunma’daki insan hakları savunucusunun ibretlik öyküsünün evrenselliği de bu noktadadır. Ekseninde yalnızca ve yalnızca olan şey: İnsan. Artık dünya şuradadır; kişilerin hakları söz konusudur yalnızca. İnsan özgürlüğü söz konusudur. Artık benim ideolojim bu sen bana uyacaksın, sen şunu yapacaksın türünde bir dünya kalmamıştır. Yalnızca insan hakları, insan hürriyeti kalmıştır.

Bir de ben Savunma’yı izlerken aklımın bir köşesinde hep 3. sayfa haberleri belirdi. bir şeyler aslında fazla gösterildiği zaman ;bugün bir 3. sayfayı açtığınız zaman bir cinayet haberi bir tecavüz haberi bunları artık olağan karşılıyoruz gibi bir durum var Savunma’yı izlerken de farkettim. Kendi adıma söylüyorum: Bu kadar dehşet verici olayları izlerken, içimde o kadar büyük bir dehşetin yaratıcağı hezimeti hissetmediğimi farkettim. Benim bunlara daha fazla şaşırmam, daha fazla tepki göstermem lazım ama  gerekli tepki uyanmıyor. Sizce bu çok fazla tekrar edilip gösterildiğinden mi oluyor, diğer yandan gösterilmese de eleştri alacak!?

Hakan Gerçek:O ondan değil, bizim hergün Türkiye’deki hukuksuzluğun içinde olmamızdan.

Alışıcağız, adapte olacağız öyle değil mi?

Hakan Gerçek:(gülüyor) Herkes alışmış hukuksuzluğa o yüzden. Öyle ki samimi söylüyorum:  3.sayfa ben kesinlikle okumuyorum çünkü çok moralim bozuluyor, kötü hissediyorum. Ama işte baş sayfalarda çıkan önemli Türkiyeyle ilgili haberler her konuda çok vahim öyledir ya insan kötü ye de çok rahat alışabiliyor. Orada bir sürü olay var gündemde insanlar isyan bile edemiyorlar.
Ben oyun oynayarak tepki göstermeye çalışıyorum, gazeteci yazabiliyorsa köşe yazısı yazarak tepki gösteriyor olaylara, başkası başka türlü ama alıştık. Alıştırılmaya çalışılıyor insanlar. Bir süre sonra: ‘aa evet, yaşadığımız düzen hukuksuzluk olmalı" filan diyeceğiz herhalde. 

Yine de sanat eliyle düzelteceğiz galiba

Hakan Gerçek:Elbette düzelir hiç bir şey olduğu yerde kalmaz. Bu kadar genç olan bir ülke de düzelmez mi?

Çok teşekkür ediyorum vaktinizi aldım başarılı oyunlar diliyorum. Daha sık Ankara ya gelmeniz dileğiyle.

Hakan Gerçek:Ben teşekkür ederim. Görüşmek üzere.




(ve oyunun hazırlıklarına göz atmak üzere Hakan Gerçek Salona doğru yol alıyor.)

H. Tuna Angın